Halit Nart

 

“Olmamam gereken durumu biliyordum ve bu beni olmam gereken, istediğim durumun içerisine itti. O zaman her şey iyi ve istediğim gibi olsaydı belki şu an kendi işletmemizi kurmamış olacaktık. O yüzden insanın kendi hayatında negatif durumlar varsa, bunları görüyorsa onları değiştirmek için mücadele etmeli. O senin çıkış yolun aslında, seni bağlayan bir yol değil. Hani diyorlar ya, ‘hayat çok kötü de mecburum ben’ diye. Mecbur değilsin, tam tersine o senin çıkış yolun. Sana ‘Bak arkadaşım yanlış giden bir düzen var, sen bir şeyi değiştirmelisin’ diyor.”

 

Kendinden biraz bahseden misin? Halit kimdir, nerelerde yaşadı, nerelerde okudu?

88 Iğdır doğumluyum, liseye kadar Iğdır’da yaşadım daha sonra babamın işi gereği İstanbul’da bir süre yaşadık. Ama tabii gençliğimi Iğdır’da yaşadım diyebilirim. Sonrasında Hacettepe Üniversitesi Fizik Tedavi ve Rehabilitasyon bölümünü kazandım. Hayalimde mühendislik vardı aslında, İTÜ Uçak Mühendisliği ya da ODTÜ İnşaat Mühendisliği seçenekler olabilirdi ama biraz da babamın yönlendirmesiyle sağlık alanında buldum kendimi. Gittiğim üniversite sağlık alanında Türkiye’nin en iyileri arasında çok güzel bir üniversiteydi ve çok güzel insanlarla tanıştım. Hocalarım dünya çapında tanınan, vizyoner insanlardı. Benim biraz da şansım bu insanlarla tanışıp hayata bakış açımın değişmesiydi. Hayalimdeki meslek olmasa da güzel bir bölüm okuduğumu anlamıştım.

İş hayatından önceki hedeflerin hayallerin nelerdi?

Okurken sosyal projelerde yer aldım, STK’larda çalıştım, gençlik komisyonu başkanlığı yaptım. İleriye baktığımda klasik bir iş hayatından ziyade hareketli bir iş hayatı beni daha çok cezbediyordu. Bir odanın içerisine girmek mi yoksa dünyayı gezerek kendi mesleğinle ilgili projeler yapmak mı daha iyi deseniz, tabii ki dünyayı dolaşmak derim. Dünyayı dolaşmak derken İzmir de bir dünyadır. Kendi kurduğum dünyayı dolaşmak aslında, hayalimdeki dünya, İzmir de olabilir bu, başka bir şehir de olabilir. Bu çemberin içerisinde olabildiğince aktif olmaktı benim hayalim. Klasik bir hasta – fizyoterapist ilişkisinden çok farklı yönlerde insanların yapmadığı şeyleri yapabilecek bir fizyoterapist olmayı hayal ettim. Öyle başladım mesleğime açıkçası.

İlk pazartesini hatırlıyor musun? Nasıldı?

Zonguldak’ta hayallerime yakın görünen bir iş teklifi aldım. Ankara ve İstanbul’a yakın olması hem hocalarımla irtibatta kalmamı sağlayacak hem de İstanbul’da farklı projeler yürütmeme olanak sağlayacaktı.

Fakat tanımladığımız o ilk pazartesi aslında insanın hayatında son özgürlük pazartesisi gibiymiş. İlk pazartesimde şunu gördüm ki ben aslında hayalini kurduğum dünyanın dışına çıkmış ve yepyeni bir hayatın içerisine girmiş oldum. İstediğim zaman izin alıp gidemeyeceğim, projeler için koşturmam gerekirken koşamayacağım bir pazartesi. Sorumlu olduğum bir düzen var ve onu yürütmem gerekiyor, görmem gereken hastalar koordine etmem gereken bir çalışma düzeni vs. Böyle olunca kendi hayallerim bir kenara atıldı.

Pazartesilerinde zamanla neler değişti?

Zonguldak’ta çalıştığım iki sene boyunca Ankara’ya bir iki defa gidebildim, o da mecburiyetten oldu. Derneğin yönetim kurulu üyesiydim ama haftalık toplantılara katılamıyordum, hocalarıma karşı da mahcup oldum, yapmam gereken işler de aksadı.

İki senenin ardından bir değişikliğin şart olduğunu düşündüm. Yine Zonguldak’ta psikolog ve müzik öğretmeni olan iki arkadaşımın yürüttüğü bir işletmeye dahil olarak Sağlık ve Sanat Merkezi adında bir yer açtık. Hedefim yapılan her türlü aktiviteyi fizik tedavi açısından da desteklemekti. Örnek vermek gerekirse parmak kaslarında sorun yaşayan bir çocuğa piyano ile egzersiz yaptırarak hem sağlık sorununu giderdik hem de sosyal bir aktivite kazandırdık. Bunun gibi birçok örnek yaşadık ancak şunu gördük ki doğru işi yanlış yerde yapıyorduk. Hayallerime çok yakın bir projeydi ancak küçük bir şehirde olmamız nedeniyle potansiyel yaratmakta zorlanıyorduk ve işletmeyi döndürememeye başlamıştık. Askerlik zamanımın da gelmiş olması mevcut şartlarla birleşince ortaklıktan ayrılarak Kıbrıs’ta askerlik görevimi yerine getirdim.

Sonrasında evlendim ve eşim ile birlikte Ankara’ya yerleşme kararı aldık. Ankara’ya yeniden dönmemizin önemli etkenlerinden biri de eski düzenimi yeniden sağlayarak hocalarıma yakın olduğum bir atmosferden beslenmekti. Ama şunu gördüm ki, üç senede her şey değişmiş, çoğu hocam okuldan emekli olmuştu. Yani o üç senede birçok şeyi de kaybetmiştim.

Ankara’da yeniden klasik pazartesi sendromu düzenine geçtim ikinci defa. Bir odanın içerisinde günde 150 – 200 hastanın girdiği bir hastanede çalışmaya başladım. Haftanın beş buçuk günü, sabah dokuz akşam altı çalışıyordum. Bu sürede yine her gün aynı şeyleri tekrarlıyor, hayalimdeki projeleri sunuyor ama gerçekleştiremiyordum. Zonguldak’ta ilk yaşadığım durumu Ankara’da tekrar yaşıyordum. Bu düzenle daha ileriye gidemeyeceğimi görüyordum.

Pazartesilerini değiştirme fikri nasıl ortaya çıktı?

Beni saatler çok yoruyor, kafese kısılmış gibi hissediyorum kendimi. Dokuzda işe gireceksin altıda çıkacaksın mantığı bana çok ters geliyordu. Oysa ki benim istediğim çalışma düzeni yeri geldiğinde saat on’da başlayacağım ama gece iki’ye üç’e kadar çalışabileceğim. Yeri geldiğinde işe gitmeyeceğim. Daha verimli olabilmek adına tabii ki bunlar. Hiçbir zaman üç saat çalışayım yeter bana demedim. Zaten neredeyse haftanın yedi günü yirmi dört saat çalışıyorum. Klasik düzende gün bittiğinde kafam bir anda boşalıyordu, düşünebileceğim hiçbir proje yoktu. Bu beni çok sıkıyordu. Üretkenlik benim için boş yatmaktan daha kıymetli, o yüzden zincirlerimi kırmak istedim, vazgeçtim her şeyden.

Sonrasında Ankara’da birlikte çalıştığım meslektaşımın eşinin açmış olduğu bir kafede ortaklık kurduk. Kahve sektörüne ilk adımımı orada attım diyebilirim. Öncesinde hiç tecrübem yoktu ancak şunu gördüm ki çok daha sosyal ve hareketli bir ortam, aktiviteler düzenleyebiliyorsun, farklı ve daha fazla insana dokunabiliyorsun.

Ankara’nın bize göre gri ve boğucu atmosferinden uzaklaşmak için farklı bir şehirde yaşamaya devam etme kararı aldığımızda eşimin İzmirli olması da şehir tercihimizi belirledi. Geldiğimizde de benzer bir kafe mantığı ile kendimize göre dekore edip hiçbir sisteme bağlı kalmadan tamamen zevkimize uygun bir şey yapalım istedik. Amacımız mesleğimizi buraya entegre ederek farklı aktiviteler de düzenlemekti.

Pazartesilerini değiştirmek kolay oldu mu? Nasıldı?

Bir şeyleri değiştirmek insanın elinde. Etrafta çok fazla negatif uyaran var. Ama bir şeye inandıysan ve arkasından koşuyorsan oluyor. Bunu daha önce hep kişisel gelişim kitaplarında, başarılı insan öykülerinde duyuyorduk. Ben de bu bağlamda kendimi hedeflerinin peşinde koşan ve hedeflerinde başarılı olmuş bir insan olarak görüyorum.

Sen deli misin? Sen ne yapıyorsun? Kendi mesleğini nasıl bırakırsın? Ekonomik kriz var. İzmir’e gidersin iş yapamazsın. Tutacağın dükkan iki yıl boş, kimse gelmez o dükkana, insanlar niye gelsin, o kadar alternatif var. Dibinde çok kurumsal yerler var, insanlar oraya gider vs bir sürü negatif şeyler duydum.

İzmir’de hiç yaşamadım, yalnızca birkaç sefer gelmiştim. İzmir’de ticaret yapmak, yeni bir iş kurmak, bilmediğim bir şehir. Her ne kadar büyük şehir olsa da, insanlar neye alışık, ne istiyorlar hiç bilmiyordum. Dükkan bakıyorum ama hiçbir semti bilmiyorum. Nerde ne var, hareketlilik nerede? Bostanlı’da aç, Alsancak’ta aç diyenler var. Kalabalık diye garanti gibi görünüyor ama hava parasıydı yüksek kiralardı derken oralarda da açmak kolay değil ki. Bunlar beni çok zorladı.

Maddi olarak da çok imkanımız yoktu. Mezun olduktan sonra kredi ile aldığım bir evi sattık, kayınpederim bir miktar yardımcı oldu ama bu açmayı hayal ettiğimiz yerin sermayesinin neredeyse yüzde yirmisi kadarını karşılıyordu. Kredi kartları, krediler, kafamda bir sürü hesap vardı. Dükkanın sürekli giderleri, altyapı sorunları, elektrik masraf, dekorasyonu, ekstra alınan şeyler. Çok ciddi paralar gittiğini gördüm işin içerisine girdikten sonra. Etrafımdakilerden çok duyuyorum, ‘senin yerinde başka biri olsaydı başlamadan bitirirdi’ diye. O seviyede bir zorluk vardı. Para olduğu zaman her şey kolay ilerliyor ama olmadığında ilerlemesi çok zor oluyor. Geçen sene olmayan, hatta hayalini kurmamış olduğumuz birçok imkanımız var şu an. Bunlar bu gelişmenin, güzel bir yerde olduğumuzun göstergesi aslında.

Ama bunları nasıl sağladık? Tamamen özveri ile çalışmak, hayallerimizin peşinden koşmak, mücadeleyi bırakmamak. Dedim ya başkası olsa bırakırdı, ben bırakmadım. Günlerce bankalar aradı, beni sıkıştırdı, bunalttı ama vazgeçmedim.

Güzel bir şeyler ortaya koyduğunda muhakkak geri dönüşler olacağına inandım. Bu süreçte de en büyük destekçim sevgili eşim Hazal oldu. Birlikte çok kafa patlattık; nasıl etkinlikler olmalı, neler yapmalıyız. En uygununu bulmak için zaman harcadık, emek verdik. Sonra meyvelerini görmeye başladık. Açık hava sinema ile üç insan geldi, felsefe oturumları ile beş insan geldi, hamaklarımız var diye iki insan geldi, sağlıklı beslenmeler, sanat etkinlikleri, seramik atölyesi, psikoloji oturumları ile üç kişi beş kişi geldi derken insanların kafalarında bu kafeyi bu tarz etkinliklerle birleştirmesi sonucu bugün daha bir senemiz olmadan 5000 takipçimiz oluştu. Bu da benim bir hedefimdi aslında. İnstagram’da 5000 gerçek takipçi demek aslında yaptığımız etkinliklerin bu kadar insana ulaşması demek. Bunlar olunca da artık biz güzel bir yoldayız dedik.

Şu an ne yapıyorsun? Pazartesilerin nasıl geçiyor?

Artık hafanın bir günü bizim için önemli değil. Haftanın her günü önemli ya da her günü önemsiz. Artık pazartesi istemesem gelmeyeceğim bir işim var. Ya da bugün yorgunum, öğlen gideyim diyebileceğim bir işim oldu. Pazartesi sendromu kalktı. Tabii daha çok günün düşüncesi var artık, pazartesiyi de düşünüyorsun salıyı da, haftasonunu düşünüyorsun, ciroyu düşünüyorsun, artıyı eksiyi düşünüyorsun ama beni boğan bir gün artık yok yani. Şu gün nasıl gidicem nasıl kalkıcam dediğim bir gün yok. En azından kendi zincirlerim kırdığımı düşünüyorum artık. Sabah dokuzda gelip akşam altıda çıkmak zorunda değilim ya bu benim için en büyük mutluluk. Akşam altıdan sonra düşünebileceğim bir şey yoktu eskiden ama şu an bir sürü şey var. Altıdan sonra aktiviteler düzenliyoruz. Akşam altıdan sonra yapacak bir şeyim yok diyen insanlar için aktiviteler düzenliyoruz aslında. Yaşadığımız çevrede akşamları gidip, oturup açık havada film izleyebileceğim hiçbir yer hatırlamıyorum, tamam duydum İstanbul’da vs ama şu ana kadar hiç görmedim. Ama biz şu an bunu yapabiliyoruz. Atölyeler, etkinlikler, bahçede yoğa dersleri, dans geceleri.

Eski pazartesilerine bakınca ne düşünüyorsun?

Eski yeniyi getiriyor aslında. Eski yaşadıklarım olmasa ben bugün bu kadar mutlu olmazdım belki, bu kadar peşinden de koşmazdım. Çünkü olmamam gereken durumu biliyordum ve bu beni olmam gereken, istediğim durumun içerisine itti. O zaman her şey iyi ve tam istediğim gibi olsaydı belki şu an kendi işletmemizi kurmamış olacaktık. O yüzden insanın kendi hayatında negatif durumlar varsa, bunları görüyorsa onları değiştirmek için mücadele etmeli. O senin çıkış yolun aslında, seni bağlayan bir yol değil. Hani diyorlar ya, ‘hayat çok kötü de mecburum ama ben’ diye. Mecbur değilsin, tam tersine o senin çıkış yolun. Sana diyor ki ‘bak arkadaşım yanlış giden bir düzen var, sen bir şeyi değiştirmelisin’. O yüzden değiştirmek için mücadele etmelisin.

Pazartesilerini değiştirmek isteyenlere söylemek istediklerin var mı?

Değiştirin pazartesileri, gerçekten değiştirin. Memnun değil misin işinden, işinden ayrıl. Minimalist yaşa mesela. İstanbul’da, Ankara’da, İzmir’de yaşamak mutsuz ediyorsa, seni mutlu edecek yere git. Arkamda bıraktığım diye bir şey yok. Gittiğin yerde seni karşılayacak çok güzel şeyler oluyor. Arkadanda bıraktıklarının çok ötesinde şeylerle karşılaşıyorsun. O yüzden ben şunu yapamam, düzenimi bozamam, ev aldım, ben İzmir’e gitsem ne yaparım, köye yerleşsem ne yaparım diye düşünmeyeceksin.

Eskiden insanlar nasıl bir yerden bir yere göç edip yaşamaya devam ediyorlarsa ki hepimiz o insanların nesliyiz. O göçün devamı olmalı. Göç sadece şehir değiştirmekle değil, iş değiştirmek de, zihnini değiştirmek de bir göçtür. Aslında göç varlığın temeli bence. O göç olduğu sürece mutlusun. Çünkü göç değişiklik getiriyor sana, göç yeni bir umut getiriyor, yeni bir heyecan getiriyor sana. O yüzden içimizdeki göçleri devamlı aktif tutmak gerekiyor, devamlı göç etmek gerekiyor. Mutsuz şeylerden göç etmek lazım.

Give a Reply