Banu Güsar

“Girişimcilikte 1-0 önde başlayanlar 13-15 yaşından beri çalışmış olan insanlar.  Biz 22’sinden sonra çalışan insanlar olarak “Ben bu kadar eğitim aldıktan sonra şunu yapmam bunu yapmam” yargılarına giriyoruz.  O yargılardan kurtulabiliyorsan başla girişimciliğe, yok kurtulamıyorsan hiiç çıkma o yola. Öp o sevmediğin patronunu, başına koy, çünkü orada uğraştığın sadece bir insan sonuçta; diğer türlü çok daha fazla şeyle uğraşıyorsun.  Yani gözden her şeyi çıkarabiliyorsan, sıfıra inmeyi göze alabiliyorsan gir.  Bu kadar zorluk sonrası girişimciliğin en büyük kazancı ise: kendin olmak.”

 

Banu kimdir, profesyonel hayata kadar neler yaptı?

Banu, Aykut’la Melek’in 1976 doğumlu sevgili çocuğu. 38 yaşına kadar onlar ne istedilerse yapan, istedikleri okulda okuyan, istedikleri başarıları sağlayan, 38 yaşında bunlardan sıyrılıp girişimci olmayı kafaya koyan ve hala girişmeye çalışan bir insan Banu.

İzmir Amerikan Koleji sonrasında ODTÜ İktisat bölümü okudum. Sonra bir dönem Yaşar Üniversitesi’nde girişimcilik üzerine yüksek lisans yaptım.

İzmirliyim, İzmir’i yaşam tarzı, iklimi açısından çok seviyorum, İzmirli arkadaşlarımı, İzmirli kafayı acayip çok seviyorum. İzmir’den kaçan insanları geri getirmek gibi bir misyonum var.  O yüzden de şu an headhunt dediğimiz kafa avcılığı yapıyorum.

İş hayatına başlaman ve orada ilerleyişin nasıl gelişti?

O zamanlar süper ukalaydık, İzmir Amerikan’dan gelen bir ukalalık, üzerine ODTÜ… Almanya’da yedi ay staj yapmıştım Siemens’te, inanılmaz büyük bir özgüven getirmişti o da. “Ben zaten akademik kalmamalıymışım iş hayatına girmeliymişim, iş hayatı beni anladı” diye düşündüm.  Çok fazla mülakata girdim.

Mülakatlarda, Siemens geçmişime rağmen orada iş bulamadım.  Onun dışında banka sınavlarının hepsinden geçtim, ancak onlara gitmekten kendim vazgeçtim. PwC mülakatlarının hepsinden geçtim, orayı da istemedim; son alternatifim İzmir’deki Hugo Boss idi, logictic specialist olarak başladım.  2 sene orada, sonrasında 3 sene de Bosch’ta çalıştım.

Sonra, Toyoto Motor Europe Belçika’da, 5,5 sene önce uzman satın almacı, sonra satın alma müdürü, sonra proje müdürü, en son olarak da finans müdürü olarak çalıştım.  Sonra Bosch’taki bir direktörlük pozisyonu için Türkiye’ye döndüm.  3,5 yıl da burada çalıştım ama kurumsal hayat çok boğmaya başladı bir yerden sonra ve daha fazla dayanamayacağımı fark ettim.

Maaş, olanaklar mükemmel, İzmir’de daha iyi bir alternatif bulunacağına da inanmıyordum ama denemeden ölmeyeceğim diyerek istifayı bastım.  O gün annem babam kalp krizi geçireceklerdi, unutmayacağım o günü.  Öylece 2013 yılında profesyonel hayattan çıkmış oldum.

Kariyerin o kadar yükseldikten sonra, kurumsalda neler rahatsız etmişti peki?

Bana herkes kariyer kadını derdi ama yükselmek gibi bir derdim yoktu aslında.  Biraz şanslı bir insanım, şans ayağıma geldi bir çok kez ve ben ayağıma gelen gol fırsatını iyi değerlendirdim hep. Fırsatlar geldi ve ben kaçırmadım.  Ama şu oldu, özellikle yurtdışında yaşadıktan sonra ben artık eski Banu değildim.  Toyota, endüstri mühendisliği kitaplarında örnek gösterilen şirketlerdendir, her türlü çalışma sistemi ile harikadır.  Çok takım oyuncusu bir şirkettir.  Orası sonrası hiçbir yeri beğenmemeye başladım ben.  Toyota öncesi ve sonrası oldu hayatımda.  Ben özel hayatımdaki bazı değişiklikler sebebiyle dönmek durumunda hissetmiştim ama döndükten sonra hep Toyota’da kaldı aklım.  Bosch harika bir şirket ama ben değişmiştim, o sebeple uyuşamamaya başladığımızı hissettim ve istifa ettim.

Kurumsalda sabahın erken saatlerinden akşam geç saatlerine kadar çalışıp, kazandığın çılgın paraları çılgın bir şekilde harcıyorsun, hiçbir şey cebine kalmıyor ve süper bir mutsuzluk sarmalı içine giriyorsun.  Bu şirket ile alakalı değil o kadar.  Herkesin çalışmak istediği harika bir şirkette çalışıyordum ben, ama senin kafan değişince, kabuk değiştirince aynı kabukta yapamıyorsun daha fazla.

Bırakmaya karar verme süreci kolay mıydı?

Hayır… 12 ay psikodrama dersleri aldım.  Alışmışsın ayın 1’inde yatan, 15 sene boyunca devamlı artmış olan bir maaşın var.  Maaşlı işte bir iki insan ile uğraşıyorsan, kendi işini yapmaya kalktığında bir sürü insanın ağız kokusunu çekmek zorunda kalıyorsun.  Müşteri var, yakalamaya çalıştığın insan var, muhasebecisi var, vergi var, devlet kurumları var… Girişimci olmak zormuş aslında.  O mindseti hazırlamak hiç kolay değil.  Pişman mıyım? Hayır hiç değilim, her kuruşuna değdi.

Ama yoruldum mu? İlk sene karakterimin değişimini seyrettim ben resmen.  Çünkü eskiden satın alma müdürüydüm, “Ben söylerim sen yaparsın, neyi tartışıyoruz?” diye abuk subuk konuşan kaba bir insanken, bu sefer artık satış modeline geçiyorsun, paranı ödemiyorlar, birkaç ay daha ödemeyeceklerini biliyorsun; tatlı tatlı “Bunu nasıl ele alabiliriz? Bunu şöyle değerlendirsek…” diye konuşmaya başlıyorsun.  Eskiden hayatta alttan almayacağın şeyi, bu sefer paşa paşa alttan almayı öğreniyorsun.

Şu an pazartesiler nasıl geçiyor?

Şu anın en güzel tarafı zamanı kendim kontrol ediyorum.  Köle sisteminden şu anlamda kurtuldum: Sabah 6’da kalk, 6buçukta evden çık, işe git, bilmem kaça kadar her gün suratı asık insanlar arasında enerjin düşsün, tüm gün bilgisayar başında maillere cevap ver kısmı bitti.  İnanmadığın bir fikri savunmak zorunda olmak kısmı da bitti.

İlk sene bir sürü STK’ya yazıldım,  bu kadar sene plaza, fabrika-plaza ortamında sıkışıp neler yapamadıysam, bunların hepsini tattım.  Bu süreçte kendimi de daha iyi tanıdım, nelerde iyiyim nelerde kötüyüm, neleri seviyorum…

Şu an headhunterlık üzerine kendi şirketim var, eğitimler de veriyorum.  Bir süre temkinli gidip bir şirkete freelancer olarak çalışıyordum, bu sene kendi şirketime odaklandım.  Bireysel ve kurumsal eğitimler var ama daha çok kurumsal eğitimlere ağırlık veriyorum.  Şirketlerde vizyon çalışması yapıyorum.  Bu kar marjı ile bu ürün daha fazla gitmeyecek dendiği anda yeni bir değer katmak için metodolojiler üretiyorum.  Okuduğum, öğrendiğim, onaylanmış metodları kombinleyip paylaşıyorum, uyguluyoruz.

Mesela hafta içi saat 14:30, çıkıyorum sizle kahve içiyorum, istediğim insanlarla istediğim bir yerde toplantı yapıyorum; ama buna karşı akşam iki saat fazla çalışacağım.  En azından bunu ben programlıyorum.   Agırlıklı olarak yine bilgisayar başında geçiyor günüm şu an ama günün ortasında istersem iki defa yoga seansına gidebiliyorum.  Ya da bir şeye mi canım sıkıldı; hemen bisiklete atlayıp bir ter atıp kafamı toplayıp tekrar işe dönebiliyorum.  Bu mükemmel bir şey.

Bu zamanını organize edebilme durumu,  eski hırslı, hınç içinde, kendini yiyip bitiren Banu’yu çok büyük ölçüde öldürdü, çok büyük bir değişim var benim tarafımdan bakınca.  Çok daha yüzü gülen, sakin, hayatta bir çok şeyi denemeye hevesi olan bir Banu ortaya çıkarttı.  Diğer türlü “bu hayat ellerimden kayıp gidiyor” gibi hissediyordum.  Bu da herkesi gaza getirmesin tabii, girişimcilik gerçekten kolay bir şey değil. Her şeyin harcı değil, ben hala benim de harcım mı değil mi anlamaya çalışıyorum.

Neler zor sence girişimcilikte?

Mesela parayı ne zaman kazanacağını bilmemek.  Bir dahaki faturayı ne zaman keseceğini, ne zaman tahsil edeceğini bilmemek.   Müşteri her zaman haklı, onun istediğini yapmak zorundayım.  İstediğin dönüşleri almadığımda onun aklına takılan ne, ne düşünüyor onu anlamak zorundayım.  Sen ‘İyi bir fikrim var’ ile gidip müşteriyi ‘alsana alsana alsana’ diye zorladığında, o da seni zorlayıp ‘almıyorum almıyorum almıyorum’ diyor.

Pekii.. Çok severek takip edip her buluşmasına geldiğimiz FuckUp Nights (İş Batırdım Geceleri) kısmına gelelim…Nasıl başladı?

2014’de kendi işimi kurduğum dönemlerde, Meksikalı bir arkadaşımla yazışıyordum, onun kendi hayatıyla ilgili gündemleri var, ben de o kadar profesyonel hayattan sonra kendi işimi yeni kurmuşum, gündemimde “yapabilecek miyim, tekrar kurumsala dönmek zorunda kalır mıyım” soruları var… Zaten böyle bir yola çıkınca herkes senin karşında, arkadaşların, ailen… Hepsinin çok sevdiğini biliyorum, ama ailede ilk girişimci sen olunca baskı olabiliyor üzerinde, duygusal olarak köstek oluyorlar biraz.  “O kadar eğitimden sonra bunu mu yapacaksın, para kazanıyor musun, ne kadar kazanıyorsun…”  Senin o an kendine sormak istemediğin soruları ailen çat diye soruyor, bir yük oluyor tabii üzerinde.  Onlar da senin için “ya batarsa” diye endişe ediyorlar.  Ben bu batma endişesini biraz fazla hissettirmişim herhalde Elizabeth’e, O da “aman ya Banu, ne olacak, en kötü çıkarsın FuckUp Nights’a konuşursun” dedi.  Ben de o neymiş diye bakarken, bir baktım Türkiye’de yok.  Dedim ki bu Türkiye’de olmak zorunda.  Sadece ben değil bir sürü insan bu konular içinde.  Daha Elizabeth ile konuşurken Meksika’daki FuckUp’a mail attım, “Ben bunu Türkiye’de yapmak istiyorum, Türkiye’de var mı?” diye.  “İstanbul’da bir arkadaş denedi ama 5 aydır bir faaliyet olmadı, hadi bir de sen dene” diye cevap geldi.  Ben hemen harekete geçtim tabii.

“İzmir’den iyi şeyler çıkmıyor” diyorlar, “İzmir’de de iyi şeyler oluyor işte”yi de göstermek istedim hem.  Ocak 2015’te başladık biz FuckUp’a.  Önce konu-komşu, akraba tabii… Konuşmacılara yalvar yakar nolur gel falan… İlk toplantı 80 kişiydi, ikincisi 20 kişiydi; böyle bata çıka ilk 1,5 yıl tamamen tek başıma ve ücretsiz yaptım.  1,5 yıldan sonra cesaret edip babamı çağırdım.  İkilemdeydim beğenecek mi diye ama vizyoner bir insan olduğu için fikirlerini de merak ediyordum.  Bir süre benim para kazanıp kazanmadığıma odaklandığı için geldiği akşam konuşmacılara “Banu size para mı veriyor?”, katılımcılara “Banu sizden para mı alıyor?” diye sordu hep 😊 Etkinlik sonunda ise çok etkilenmişti. “Gençler ne kadar cesurca her şeyi anlatıyorlar ya, ne güzel konuştular.” dedi. Babamı etkileyebildiysem herkesi etkileyebilirim dedim.

Sonra küçük küçük ekibim oluşmaya başladı.  İlk ekibim benim yaşlarımdaydı.  Onlar sadece Banu’ya yardımcı olmaya geliyorlardı.  İkinci ekip Aiesec’li bir ekip oldu.  Ekip olarak bir şey yapmak isteyen üniversiteli gençlerdi.  Böyle böyle FuckUp nights kurulmuş oldu.  Para da topluyoruz, İstanbul’dan konuşmacı da getirebiliyoruz topladığımız parayla.  Çok orijinal insanlar tanıdım, networkünden çok faydalandım.  Batarsam diye korktuğum sürede şunu öğrendim ; herkes FuckUp yapabilir.  Ben de yapacağım belki.  Önemli olan çabuk ayağa kalkabilmek. Datayı iyi okuyabilmek.  Kendini kandırmamak, hatalarını ya da başarızlık sebeplerini görebilmek.

Benim şu an FuckUp’ta yaratmaya çalıştığım şey bir network oluşsun. Müdavimleri oluşsun.  İnsanlar birbirleri ile tanışabilsinler.  Uzun vadede bir sponsor eşliğinde daha sistematik büyümeyi, daha farklı şeyler yapmayı da hesaplıyoruz.

Pazartesilerini değiştirmiş biri olarak, değişim isteyenlere ne söylemek istersin?

Sosyal normları yıkabilmek, kafa tutabilmek o kadar zor ki bu toplumda, başarı odaklı yaşamaya o kadar alışmışız ki, “Ya başarısız olursam?” sorusunu atamıyoruz kafadan.  En büyük zorluk burada, o adımı atamamakta.  “Ya elimdekini kaybedersem” diye korkuyor çoğunluk.  Kaybedersen ölür müsün kardeşim? Bir deadline koy, “Bu tarihe kadar bu bunun altında kalırsa tamam bunu kapatıyorum.” de, belirle.  Ha bir sermaye ile iş kuranlara, cafe vs açanlara şunu da söyleyeyim; çarpı üç olarak düşünsünler masrafları.  Yüz liraya mı çıkacağını düşünüyorsun, üç yüze çıkacak o, onu  bil, ona göre bir model hazırla.  Sen sunduğun şeyi belirle, geri kalan detayların içinde boğulma, basit düşün.  Muffin mi yapacaksın, onu nasıl yapacaksın diye düşün, belki düşündüğün gibi bir mekanda değil de sokakta satacaksın.  Dükkan dekorunu sonra düşün yani.  Bazen biz en iyisini yapacağız diye düşünürken saçmalayabiliyoruz.  Bazı masraflar çok lazım değil.

Herkes FuckUp yaşayabilir, Türkiye ortamındasın, yukarlardan gelecek iki kelime ile senin varlığın dövizsel olarak hiçbir şey ifade etmeyip senin para biriktirmeye çalıştıgın anda bir anda ben artık yokum diyebilir. Yatırım maliyetinin sıfır olduğu bir işte bile, nakitin yoksa o dakikada FuckUp’sın.

Girişimcilikte 1-0 önde başlayanlar 13-15 yaşından beri çalışmış olan insanlar.  Biz 22’sinden sonra çalışan insanlar olarak “Ben bu kadar eğitim aldıktan sonra şunu yapmam bunu yapmam” yargılarına giriyoruz.  O yargılardan kurtulabiliyorsan başla girişimciliğe, yok kurtulamıyorsan hiiç çıkma o yola. Öp o sevmediğin patronunu, başına koy, çünkü orada uğraştığın sadece bir insan sonuçta; diğer türlü çok daha fazla şeyle uğraşıyorsun.  Yani gözden her şeyi çıkarabiliyorsan, sıfıra inmeyi göze alabiliyorsan gir.

Bu kadar zorluk sonrası girişimciliğin en büyük kazancı ise: kendin olmak.

Give a Reply