Nadide Özge Ozanoğlu

 

“Bir arkadaşıma bir gün elimdeki birikimi bu şekilde eğitim hayatına dönerek kullandığımı söylediğimde “Hiç için acımıyor mu ya?” diye sormuştu şaşkınlıkla.  “Araba alsam emin ol asıl o zaman içim acırdı.  Şu an hayatımın geri kalanını değiştirecek, beni heyecanlandıran bir şey için harcıyorum.” demiştim.  Yola böyle çıkınca gerçekten tahmininden kolay ilerliyor çoğu şey.  Siz o yola çıkmaya karar verip her şeyi göze alarak çıktığınızda, hiçbir şey engel olamıyor, o yol akıyor gidiyor. “

 

Özge kimdir? Profesyonel hayata kadar neler yaptı?

1982’de Ankara’da doğdum, büyüdüm, okudum. ODTÜ Gıda Mühendisliği’nden mezun oldum.  24 yıllık Ankara hayatı ardından iş arayışı için başka şehirlere odaklandım.  En yüksek iş potansiyeli İstanbul’da olduğu için istemesem de oraya bakıyordum fakat tatil için İzmir’e geldiğim bir süreçte beni bir medikal firma Ankara pozisyonu için aradı. Ben de “İzmir’deyim şu an” deyiverdim.  Kapattık telefonu ama iki gün sonra tekrar aradı “Siz İzmir’deyim demiştiniz, bizim merkezimiz de İzmir’de ve orada size daha uygun bir pozisyon var. Görüşür müsünüz?” dedi, “Olur” dedim…  Çeşme’deki tatilim arasında iş görüşmesine gitmiş oldum.  Şartları da gayet iyiydi o döneme göre, kabul ettim ve İzmir’i hiç bilmememe rağmen “Neden olmasın?” dedim kendime. Böylece profesyonel hayatımla birlikte İzmir’deki hayatım da başlamış oldu.

Profesyonel hayata başlarken hayallerin nasıldı peki?

Gıda mühendisliğinde okurken ilk stajımı ülkenin en bilinen şekerleme fabrikalarından birinde yaptım ve daha o ilk stajda “Ben bu işi yapmayacağım” dedim. “Fabrikada çalışmak bana göre değil ama mecbur bu bölüm bitecek” diye düşündüm.  ODTÜ’ye girmeyi çok istediğim için çok isteyerek başlamıştım bölüme.  Birçok bölüme yetiyordu puanım ama “Gıda mühendisliği her zaman ihtiyaç olacak bölüm, insan oldukça gıdaya ihtiyaç var, hiç işsiz kalmam” diye düşünerek seçmiştim.  O zamanki mantığım böyleydi, şu an komik geliyor ve hatta şu an bu işi yapmama sebebim bu fabrikasyon gıdalar ama o dönem öyleydi…

O staj zamanında bölümü istemediğime ama okulu bitireceğime karar verince, Anadolu Üniversitesi’nde ikinci üniversite olarak işletme okumaya başladım.  Tüm aile bankacı bizde, özellikle babam benim de bankacı olmamı istiyordu. Ben pek istemiyordum ama başka bir kapı açsın diye başladım ona da.  Son sınıfta da reklamcılık girdi hayatıma.  Gıdada kalacaksam pazarlama bölümünde çalışmak isterim diyerek reklam sektörüyle ilgilenmeye başlamıştım.  O zaman da tüm işler İstanbul’da idi… İstanbul’da bu alanda çok şirketle görüştüm ama şartlar bir türlü uymadı.  O sırada kendimi İzmir’de buldum işte.  Hiç idealist değildim, iş benim için sadece hayatımı idame ettirmemi sağlayacak bir şeydi.  Reklamcı olmak istiyordum, ama başlangıç şartları zordu ve ailem de pek desteklemedi; onu yapamayacak olduktan sonra geriye kalanlar heyecan verici şeyler değildi benim için, hepsi birbirinin aynısı gibiydi.

Yeni mezun pek çok insan gibi önemli olan bir işe girip ekonomik özgürlüğü kazanmaktı amacım. Sonra da herkesin yaptığı şeyleri yapmak, gezmek, yemek, içmek, evlenmek, çocuk sahibi olmak, vb. gibi sıradan bir hayat hayali ancak… Şimdi düşününce kızamıyorum da çünkü bu vizyonda yetiştiriliyoruz, farklı bir şey beklemek için en temelde farklılık olması gerekiyor diye düşünüyorum şimdi.

Nasıl ilerledi peki kariyer?

O başladığım firmada hep İngilizce yazışmalar yaptığım bir pozisyonum vardı.  Şimdi geçmişe bakınca bağlantıları fark etmek çok komik oluyor aslında.  Orada şirketin yeminli tercümanı da olmuştum.  Birkaç sene sonra evlendim, yaptığım işten de büyük bir keyif almadığım için “beni işten çıkarsalar ama güzel ayrılsam” falan derken tam olarak öyle oldu.  Şirket benim çalıştığım pozisyonu kapatmaya karar verdi, seni satışa alabiliriz dedi, onu da hiç istemiyordum… Tüm haklarımı alarak ayrılmış oldum oradan.  Aslında insanın gönlünden geçenler hep gerçekleşiyor da biz farkında olmuyoruz.

Bu süreçte çeviri yapmaya devam ettim. Bir şirket kurdum çeviri üzerine ama bir yerden sonra çok durağan geldi o iş de… Kendi işini yaparken en önemli şey öz disiplin ve o disiplini kuramamıştım.  Disiplinli değilseniz evden çalışmayı hayal bile etmeyin derim.

Sonrasında,  ben evlenirken kendi nikâh şekerimi kendim tasarlayıp yapmıştım.  O zaman bir nikâh şekeri dükkânına gitmiştim. Orası bana çok samimi ve güzel gelmişti.  “Ne kadar güzel ya, hem istediğini dinle izle, hem arkadaşların gelsin çay kahve iç, hem de zevkli şeylerle uğraş, üzerine de para kazan! Böyle hayatım olsa daha ne isterim ki!” diye düşündüğümü hatırlıyorum.  Bu hayalden 1,5 sene sonra o hayalin içinde yaşarken buldum kendimi.  Bir arkadaşım evlenirken, “Sen çok seviyorsun bu işleri, hem nikâh şekerlerini sen yap, hem de senin için bir başlangıç olur belki” dedi,  gerçekten de öyle oldu. Sonrasında bir arkadaşımla ortak bir atölye açtık ve orada kişiye özel davetiye ve nikâh şekeri tasarımları yapmaya başladık.  Benim için pazartesi değişimleri birçok kez oldu aslında, biri de buydu.

İşimi kurduktan 2 yıl sonra eşimle ayrıldık; kış dönemi olduğu için de maddi olarak biraz zorlandım.  Bu süreçte benim öğrendiğim en önemli şey, “İşi değiştirdim, eşi değiştirdim, evi değiştirdim ve şimdi her şey mükemmel olacak” diye bir şey yok. Yaşanan her şey bir deneyim ve hepsi öğrenilmesi gereken çok güzel dersler içeriyor. İş konusunda ise sabır gerekiyor.  Birkaç sene, en az 2-3 sene sabretmek lazım bir şeyleri oturtabilmek için. Dibi görmeyi göze almak da var tabi.

4 senin sonunda tekrar kurumsal hayata döndüm bir süre.  Kış dönemine girdiğimiz süreçte düğünler azaldığı için işlerim de azalıyordu ve kendime maddi kaynak yaratmak istedim. Bir tekstil firmasında yurt dışı müşteri temsilcisi olarak işe başladım. Kendimi denemek de istedim, acaba bakış açım farklılaştı mı, neler yapabileceğim diye merak ettim.  O firmaya da yine yabancı dillerim sebebiyle girdim.  Zevkli bir işti ama sabah 6’da uyanıp 7’de evden çıkıyordum, akşam 6’da işten çıkıyordum, yarım saat öğle arası dışında hava almaya bile çıkmıyordum.  Sigara da içmediğim için hava almaya çıkmak istemem anlaşılamıyordu.  Sigara içmeyenler kurumsalda daha fazla çalışıyor hep:). Bir baktım, ben bu emeği kendi işime versem, bu disiplini kurabilsem, daha fazla kazanırım. Aynı miktarı bile kazansam en azından sevdiğim şeyi yapmış olurum deyip 10 ay sonrasında profesyonel hayata bir daha dönmemek üzere istifa ettim.

Ardından nikâh şekeri ve davetiye işime devam ettim, evimi atölye yaptım.  O zaman çok daha güzel ilerledi. Anladım ki insan yaptığı işi önemseyip önce kendisi işine saygı duymalı. “Bu benim işim, bu benim mesleğim” diyerek sıkı sıkı tutarsanız çok daha farklı gelişiyor her şey.  Aradaki kurumsal hayatı düşünerek kendi işimi yapışımı ilk ve ikinci dönem olarak ayırırsak, ikisi arasındaki en büyük fark işime duyduğum saygının artışıydı ve bu bana çok bereketli olarak yansıdı.  Müşterilerimle ilişkilerim çok daha iyi oldu, işimin enerjisi çok güzelleşti. 3 sene daha devam ettim işime ve sonra şimdiki yolumun kapısı açıldı.

Şu an bambaşka bir yoldasın.  Bu geçiş nasıl gerçekleşti?

Hayat amacımı bulmam ile sanırım.  Bir kitap okudum hayatım değişti durumu oldu.  Azra Kohen’in Fi-Çi-Pi serisi bende bir farkındalık yarattı.  Aslında kitaplar, filmler insanın hayatını değiştirmez. Sen hazır olduğunda gelip seni bulan etkiler var.  Ben de eşleştim o dönem bu kitaplarla.  Bir yılbaşı gecesini kendime ayırarak Fi’yi bitirdim, 2015’e giriyorduk.  1 Ocak günü de kalkıp Çi’ye başladım ve bitirdim.  Çi’de şöyle bir cümle vardı: “Tükettiğini üretmeyen, parazit olarak yaşar.”  Bu cümle bana çok koydu, resmen içime oturdu.

Yediğim maydanozun bile üretimine katkım olmadığı gibi, okuduğum kitaplardan aldığım bilgiyi de üretmiyordum.  Maddi, manevi bir şey üretmiyordum.  Gönüllü olarak bile çalışmıyordum.  Ben bu sorgulardayken Türk Eğitim Gönüllüleri Vakfı’nın (TEGV) İzmir sorumlularından bir arkadaşım bana el işlerinin yoğun olduğu bir programda gönüllü olmak isteyip istemeyeceğimi sordu. Çıkış noktamız el işleriyken ben kendimi ortaokullar için hazırlanmış “Kariyer Yolcuğuma Başlıyorum” etkinliğinde buldum.  İlk defa orada sınıfa girdim ve öğretmen olmak ne kadar güzel bir şeymiş diye düşündüm.

Kitaplar vesilesi ile Azra Kohen ile de iletişime geçmiştim, çok güzel bir arkadaşlık gelişti aramızda.  Çok sevdiğim, saygı ve hayranlık duyduğum biri zaten kendisi.  O da bir gün bana “Özge, ben sende bir öğretmen görüyorum, öğretmen olmayı düşünmelisin” dediğinde bende başka bir farkındalık oluştu. Hem TEGV ile başlayan gönüllük deneyimim ve okulda olmam, hem de Azra’nın yönlendirmesi benim için bambaşka bir hayat penceresi açtı.  Annem ve daha pek çok kişi senelerce söylemişti aslında bunu bana ama Azra’nın da söylemesi son damla oldu sanırım. Dünyaya bir katkım olacaksa eğitim konusunda olmasını istediğimi fark ettim. E bu durumda kariyer yolcuğuna başlayan da ben olmuş oldum:).  Ve hayatımın şimdilik son değişimi de öğretmen olmaya karar vererek oldu.

Öğretmen olabilmek için öğrenci olmaya kaç yaşında başlamış oldun? Nasıl bir yol izledin bu süreçte?

34 yaşında yeni bir üniversiteye başlamış oldum.  Gıda mühendisliği üzerine pedagojik formasyon alarak teknik liselerin gıda teknoloji bölümünde öğretmen olabilirdim ama gıda mühendisliğini sevmiyordum ve en başta paketli gıda tüketmeye karşıydım zaten.  Gıda mühendisliği demek de temelde fabrikalarda paketli ürün üretmek demek. Tabi çok güzel, faydalı işler yapan gıda mühendisleri de var ama ben onlardan biri olamayacağımı anladığım için başka bir yol seçtim. Bu yüzden formasyonumu alırım ama ben başka bir alan istiyorum dedim ve İngilizce öğretmenliği için sınava girdim.  İngilizcenin bilgiye ulaşmakta çok önemli bir araç olduğuna inanıyorum.

Formasyon derslerimi sayan sadece Yıldız Teknik Üniversitesi oldu, bir sene erken mezun olma durumum vardı orda ve ben de kalktım İstanbul’a gittim.  Çoğu insan bu dönemde tam tersini yapıp İstanbul’dan İzmir’e gelirken, bu da benim için belki de ödediğim bir bedel oldu.  Ama insan yapmak istediği şeyi bulunca bunların hepsinin altından kalkılabiliyor.

İnsanların maddi, fiziki birçok engeli olabilir ama en büyük engelin insanın kafasında, kendi kendine koyduğu engeller olduğunu çok net gördüm bu dönemde.  Ben eğer “İstanbul’a gitmeyi hiç istemiyorum, kim bozacak düzenini oraya gidecek şimdi, nerede kalacağım, çok masraf ederim, çok zor vs” deseydim, gitmeseydim belki bunların hiç biri olmayacaktı.  Zaten o endişelerimin hiçbiri gerçek de olmadı, resmen her şey o kadar güzel denk geldi ki! İzmir’den daha rahat bir hayat kurdum orada. Farabi programı ile bir dönem Hacettepe’ye gittim, ailemle tekrar bir dönem yaşadım; geçtiğimiz dönem Erasmus programı ile İspanya’ya gittim, İspanyolcamı geliştirdim. Belki Yıldız Teknik’e gitmeseydim bunların hiçbiri olmayacaktı.  Şimdi son yılıma giriyorum ve o kadar hızlı ve güzel geçti ki zaman… Neyse ki o kafamdaki engellere takılmamışım.

Elinde ne var ne yok diye değerlendirmek çok önemli, ailem de hep destek oldu, bu konudaki şansımı da belirtmeliyim. Maddi açıdan çok zorluk çekmedim ve ben bu şansın bana birilerine faydalı olabilmem için verildiğine inanıyorum.  “Hiçbir şey yapmadan dünyayı gezeceğim” de diyebilirdim, onu yapanlar da çok güzel yapıyorlar tabii ki, ancak benim için içsel huzura ulaşmak öyle değil bu yolla oldu. Hatta daha geçen hafta beraber staj yaptığımız sınıf arkadaşım “Ben sana baktığımda huzuru görüyorum.” dedi. Sanırım duyup duyabileceğim en güzel sözlerdi ve adeta hayatın bir tasdiki gibiydi!

Bir arkadaşıma bir gün elimdeki birikimi bu şekilde eğitim hayatına dönerek kullandığımı söylediğimde “Hiç için acımıyor mu ya?” diye sormuştu şaşkınlıkla.  “Araba alsam emin ol asıl o zaman içim acırdı. Şu an hayatımın geri kalanını değiştirecek, beni heyecanlandıran bir şey için harcıyorum.” demiştim.  Yola böyle çıkınca gerçekten tahmininden kolay ilerliyor çoğu şey.  10 dersim sayılacak diye beklerken 16 dersim sayıldı, nerde kalacağım derken arkadaşımın annesi “Gel bende kal” dedi, okula iki durak uzaklıktaydı sadece.  Siz o yola çıkmaya karar verip her şeyi göze alarak çıktığınızda, hiçbir şey engel olamıyor, o yol akıyor gidiyor.

Ben evet, ODTÜ’de okudum, yan dal yaptım Alman dilinde, işletme okudum… Ama şu an “İlk defa gerçekten üniversite okuyorum” diyorum. Daha öncekilerin hiçbiri okumak değilmiş, mecburiyetmiş.  Bitirelim diplomamız olsun diye okumuşum. Şu an yüksek bir ortalamam var ve ortalama yapmak için çalışmıyorum, çok severek merak ederek çalışıyorum. Yaşı benden küçük hocalarım var, onlar da şaşırdılar başta hatta. Ego açısından da değişik bir şey, senden küçük birilerine hocam diyorsun ona göre davranıyorsun… Öğrencisin sonuçta artık, yerin belli.  Hiçbiri o kadar umurumda değil ki… Belki de bu yüzden, kendimi şu an 10 yaş genç hissediyorum.

Hayatımdaki değişimlere baktığımda;  üniversite, kurumsal hayat, kendi işim, tekrar kurumsal hayat, tekrar kendi işim… Şimdi de “Yok ben bunları sevmedim, hepsini geri alıp en baştan başlıyorum” diyorum.   Sevdiğim işi yaparak her günü pazarteside geçirebilirim.  “Sevdiğiniz bir işi seçin, böylelikle hayatınızda bir gün bile olsun çalışmak zorunda kalmamış olursunuz.” demiş ya Konfüçyus, öyle işte.  Ben aslında bütün meselenin bunu bulmak olduğuna inanıyorum.

Herkesin kariyer atlamak telaşında olduğu yaşlarda sıfırdan başlamak tedirgin hissettirdi mi hiç?

İş hayatının içinde de pek kalamayışımın sebebi olarak “Bende hırs yok” diyordum, aslında varmış o hırs, şu an okulda öğrenci olarak hırslı bir öğrenciyim mesela.  Bu birini geçeyim gibi bir hırs değil, ben bunun daha iyisini yapabilirim diyerek kendimle yarışıyorum.  Ama iş hayatında benim için önemli olan tek şey hayatımı yaşayacak parayı kazanmak ve yaptığım işin değer görmesiydi. Geçinebileceğim geliri elde ettikten sonra mevki pek önemli değildi.  Şimdi ise ne para kazanacağımı bilmiyorum bile, çok umurumda da değil.  Kurumsalda daha çok para hırsım yok, kariyer hırsım yok, e katma değer olarak yaptığım bir şey yok, bir de değer göremediğim için daha iyisini yapmak gibi bir isteğim de yok; o zaman tutunamıyorsun zaten.  Yaptığım işte “Ben iyi bir şey yapıyorum, dünyaya ve insanlara faydalı bir şey yapıyorum” diyebilmeliyim ben. Bu bende en başta olmayan fakat farkındalığım ve hayata bakışımdaki değişimle birlikte gelişen bir bakış açısı.

Bence herkesin dünyaya kendi katkısını sağlayacağı alanı araması gerekiyor, o her ne ise.  Hayatın sürdürülebilirliği için emek vermezsek bizim hayatlarımızın da sürdürülebilir olacağına inanmıyorum ben.

O sebeple değişim zamanında iş hayatı, kariyer dediğimiz kavram o kadar değersizdi ki benim gözümde; bir kafede de çalışırım, tekrar öğrenci de olurum, hiç önemsemedim.  Zaten özellikle Fi-Çi-Pi kitaplarını okuduğum sürede öyle bir dolma noktasındaydım ki, biri kapıyı çalıp “Özge biz karavanla köy köy okul okul ülkeyi gezeceğiz, çocuklarla çalışacağız” gibi bir cümle kursa, o an üzerimde ne varsa o şekilde kapıyı çekip çıkıp katılırdım herhalde, o derece hazırdım. Nikâh şekeri hazırladığım o dönemde işlerim çok güzel gidiyordu aslında, onu da çok severek yapıyordum, iyi para da kazanıyordum, zamanım benimdi. İzmir’de geziyordum, çok rahat bir hayat sürüyordum, eğitimlere katılıyordum, her şey süperdi; ama manevi bir boşluk oldu işte o süreçte. İkigai diye bir şey var ya hani, benim için o dört sorunun üçünü karşılıyordu ama dünyanın buna ihtiyacı var mı kısmı bir boşluktu. Dünyaya ne için geldim diyerek hayatımı sorguladığım dönemin cevabıydı öğretmenlik, aynı zamanda da o dördüncü sorunun.

Pazartesilerini değiştirmek isteyenlere neler söylemek istersin?

Ben özellikle kurumsal hayattaki arkadaşlarıma özelikle Fi-Çi-Pi’yi öneriyorum zaten, bendeki etkileri büyük olduğu için. Orada Ali karakteri var, Can Manay’ın şoförü – artık herkes biliyor isimleri dizisi sağ olsun. Ali, şoförlük yapıyor ama aslında bir ziraat mühendisi ve yüksek lisans yapıyor şoförlük yaparken. Ali karakteri bana kurumsal hayattan çıkmak isteyen biri için çok güzel bir örnek gibi gelmişti okurken.  Bilge ile bir konuşması vardı,  Bilge “Gördünüz mü siz de işinizi yapmıyorsunuz, zaten Türkiye’de kim işini yapıyor ki, herkes başka bir şey yapıyor.” gibi bir cümle kuruyordu.  Ali de diyordu ki “Yoo, ben kendi işimi yapmıyor değilim; şoförlük yapmak şu an bana yüksek lisans yapabilmek için zaman veriyor, derslerime odaklanıp çalışabiliyorum, üzerine iyi para kazanıyorum, üstelik Can Bey gibi bir psikoloğun yanında çalışarak ondan çok şey öğreniyorum” diyordu. Ve Ali’nin çok güzel ve büyük bir hayali vardı. Pi’nin sonunda okuyorduk ve hatta yaşıyorduk o hayali. Üç kitap boyunca sakin ve sessizce gidip en muhteşem işi başarmış bir karakter benim için Ali.

O yüzden de kurumsal hayattan çıkıp kendi yollarını izlemek isteyenler için çok güzel bir yol haritası gibi gelmişti bu bana.  Ne yapmak istediklerini bulduktan sonra fevri hareket etmemek, bir plan yapmak, çalışırken yani maddi olarak güvenli bölgedeyken o plan dâhilinde o istedikleri şey için kendilerini donatmak izlenecek iyi bir yol bence.  Eğitimse eğitim, maddiyatsa maddiyat, her neyse o. Ben planlı programlı hareketin insana kolaylık sağladığını düşünüyorum.  Bir senelik diye öngörürsün belki iki senede olur, belki altı ayda olur. Kalpten istediğin ve senin yaşam yoluna uygun olan hayaller sen düşünsel veya fiziksel harekete geçtiğinde bir bir gerçekleşiveriyor çünkü.

Aldığım bir koçluk eğitiminde, eğitmen demişti ki,  hedefiniz için kırk tane madde yazın, şu saatte kalkacağım, şu insanlarla görüşeceğim, bunları okuyacağım, vb. her şey olabilir.  Bakın o maddelere.  O maddelerin biri için bile “bunu yapamam yaa” diyorsanız, atın o listeyi çöpe.  Eğer ki hepsini yapabilirim diyorsanız, zaten hepsini yapmaya ihtiyaç kalmadan çok daha rahat ilerleyeceksiniz hedefinize çünkü siz zaten ne gerekiyorsa yapmaya hazırsınız.

O sebeple değişim isteyen insanların önce kendi analizlerini yapmaları gerektiğine inanıyorum.  Ne istiyorum, nelere sahibim, nelere ihtiyacım var, nelerden vazgeçebilirim… Bir de plan yapmak ve bir adım atmak. Böylece kurumsal hayatların da daha dayanılır olacağına inanıyorum.  Çünkü çok daha güçlü bir amaç için orada bulunuyorsun o zaman.  Çoğumuz lafta istiyoruz işin aslı. Bahsettiğim kırk madde lafta mı, değil mi sorusunun cevabını çok iyi veriyor.  Benim için şu an öğretmenlik için yazdığım kırk maddenin hiçbirinin gözümde olmayışı, ne varsa hepsini yapmaya ben varım diyebildiğim için pek çok kolaylıkla karşılaştığımı düşünüyorum. Hatta öyle bir motivasyonum var ki şu an “tutmayın beni sınıfa gireceğim” şeklindeyim:) .  Bu kadar severek yaptığım yapacağım bir iş için bir de para kazanacak olmak bana inanılmaz geliyor. Sözün özü engeller aslında kafada yani.

Değişimler için en kötü senaryoyu da düşünüp, korkulacak kadar var mı,  kötü senaryo ne kadar dayanılabilir diye düşünmek de faydalı. Benim en kötü senaryom, “En kötü gider ailemin yanında yaşarım, aç açıkta kalmam” diyerek, oradan güç alıp başladım.

Değişim hayatın parçası, ben de belki çalışmaya başladığımda okulu değiştirmek isteyeceğim, il değiştirmek isteyeceğim; ama güzel olan bu deneyimlere açık olup bu deneyimleri yaşamak istemek.

Para tabii ki çok önemli, para aslında bir enerji değiş tokuşu gibi. Fiziki enerjimizi koyarak karşılığında para enerjisi alıyoruz.  Para evet değerli ama en önde olmamalı diye düşünüyorum. İkinci, üçüncü sırada olabilir.  İlk sırada “Ben bu hayata ne yapmaya geldim? En iyi katkıyı nerde sağlayabilirim?” gibi soruların cevapları geliyor bence.  Yani kişinin hayatta, dünyada gördüğü sorun ne ve bu soruna çözümü ne? Buradan yola çıkıldığı zaman, bulunan cevabın parayı da yanında getirdiğine gönülden inanıyorum.  O sebeple arayışın parada değil, katkıda olması gerek diye düşünüyorum.

İnsana, dünyaya, varoluşa katkıyı nasıl sağlayabiliriz diye düşünmenin güzel etkisini ve hayatlarında alacakları tepkisini herkesin deneyimlemesini dilerim.

Give a Reply