Gülben Aykaç

 

“Para biriktireceğim diye, daha çok kazanacağım diye istemediğiniz bir şey yaptığınızda ya da asıl istediğiniz şeyi yapmadığınızda, o para bir şekilde sizin elinizden akıp gidiyor, bereketi olmuyor.  Sınav gibi, o para alınıyor sizden.  ‘Bu benim başıma niye geldi?’ diye isyan ederken, aslında neyi görmeniz isteniyor onu sorgulamak lazım.  Hani testlerde aklınıza gelen ilk şık hep doğrudur ya, sonra zihin karışır başkasına yönlenirsiniz ve sonra  ‘Tüh! Keşke ilk aklıma geleni işaretleseymişim!’ dersiniz… Kalp de hep ilk önce gören oluyor işte.  Sonra zihin devreye bir giriyor, başka yerlere yönlendiriyor, onlarca yıl orada kalıyorsunuz, zaman geçip gidiyor, sonra diyorsunuz ki ‘Ben neden o ilk istediğim şeyi yapmadım’…”

 

Gülben Kimdir, profesyonel hayata kadar neler yaptı?

Aralık 1968 İstanbul dogumluyum.  Okul hayatım hep İstanbul’da geçti.  Gezme tutkum kaynaklı mütercim tercümanlık okumak istedim ancak bir sene yanlış tercih sebebiyle, diğer sene de tüm sınav sisteminin değişmesi sebebiyle o hayalimi gerçekleştiremedim.  İstanbul Üniversitesi Turizm ve Otel İşletmeciliği, sonrasında da Anadolu Üniversitesi Çalışma Ekonomisi bölümlerini okudum.  Bir dönem sales&marketing okumak için Amerika’ya gittim.  Benim için çok güzel bir deneyim oldu ve Türkiye’ye döndükten sonra tekrar Amerika yollarını açmak istediğim için Amerikan şirketleri beni hep cezbetti.  Yirmili yaşların başlarındayken Amerikan bir şirketin iş ilanını görünce hemen başvurdum.

Profesyonel hayata geçiş nasıldı?

Profesyonel hayata Amerikan bir sigorta şirketinde başlamış oldum.  Dünyanın en büyük sigorta şirketlerinden biriydi.  Benim bugün geldiğim noktaya yol açan, mandalayı kurmamda rol alan çok büyük bir okuldu aslında.  Satış teşkilatında çalışmak bana çok büyük bir katkı sağladı.  Satış öyle bir şey ki, hiç bilmediğiniz, görmediğiniz yerlerden bir sürü insan tanıyıp onların hayatına dokunuyorsunuz.  Sigorta satmak da ayrı bir bağ oluşturuyordu karşımızdaki kişiyle.  Doğum ve ölümün hayatın içindeki en büyük gerçek olduğunun eğitimlerini alıp, onları konuşuyorduk insanlarla da.

Güzelliklerinin yanında zorlukları da vardı tabii.  Bir çok faydalı eğitimin yanında, bunu satış kotaları ve hedefleriyle zorlamak çok yıpratıcı.  Bir yarış atına dönüyorsun.  Bir kaosun içinde çok fazla ülke gezdim, Orta Dogu, Uzak Dogu, Avrupa hepsi… O katı hedeflerin içinde var olabilmek, esneyebilmek için başka bir yaşam alanı istiyorsunuz kendinize.  Kurumsal hayat bir yerden sonra çok zorlamaya başladı beni, duyguların olmadığı, katı bir ortam içinde birbirleriyle yarışan insanların arasında olmak yordu.  Bu bunaldığım dönemlerde çok fazla eğitime gittim, yurt dışında meditatif eğitimlere de katıldım.  90’lı yıllarda Türkiye’de daha pek yoktu nefes eğitimleri, yoga eğitimleri vb.

Şu anki işin ile, mandala ile bu dönemde mi tanıştın?

Evet, mandala ile de tanışmam, kendime bir çıkış yolu ve içimdeki yolculukta öbür tarafı bırakabilmek için tutunacak bir şey aramaktı.  Gidilen yer aslında bir çok yerde aynı, özüne gitmeyi hedefliyor çoğu spiritüel çalışma, sadece kullandığı araçlar farklı olabiliyor.  Kimisi yoga ile, kimisi reiki ile, nefes ile… Ben buna mandala ile ulaştığımı düşünüyorum.  Çoğu ile uğraştım bu arada, hepsi çok güzeldi ancak bana yetmeyen bir şeyler vardı sanki hepsinde.  Mandalayı hayatıma öğreti olarak geçirmeye başladıktan sonra, baktım ki aslında biz o sistemin parçasıyız, her şey o daire ve çemberin içinde.  Otomatikman kurumsal hayatın ne kadar saçma olduğunu daha çok sorgulamaya başladım.  Ama para kazancı müthiş olduğu için bir türlü ayrılmaya da cesaret edemedim. Orta doğu’da çalışmak istemiyordum en azından.  Paris’te yaşama hayalim vardı.

“Evren hareketi alkışlarmış” diye bir söz vardır. Aldıgım eğitimlerden “bir kapıyı kapatmazsan yenisi açılmayacak” diye de düşünüyordum.  İstifa etmeye karar verdim, genel müdüre gittim, ayrılmak istediğimi söyledim.  Ben şirketin ilk çalışanlarından biriydim, 12 senedir çok yatırım yapmışlardı üzerime.  Tabii ki çok şaşırdı ve ayrılmamı hiç istemedi.  Birlikte çalışmayı devam ettirebilmek için olasılıklar yaratmak için çalışacağını söyledi.

Ben gitme kararımı kendime ve evrene daha net verebilmek için, arabamı sattım, kredi kartlarımı kapattım, Paris’te lisan okulları, evler bakmaya başladım.  Bu süreçte çevreme hiçbir şey söylemedim.  Özellikle konuşmak istemedim.  Çünkü herkesten negatif yorum alacağımı biliyordum, “deli misin, bu şartlar bırakılır mı, ne yapacaksın,…” Ben şunu gördüm, bir şeye karar alıp inançla gittiğiniz ve o inancın bozulmaması için hiçbir negatif enerjiyi sokmamak adına susmak en doğrusu gerçekten.

O dönem öyle bir şey oldu ki, İstanbul’da ablamın Paris’te yaşayan bir arkadaşı ile karşılaştım, kararımı onla paylaştım, dedi ki “Ben çok sık Türkiye’ye geliyorum, çocuklarım Paris’te yalnız kalıyorlar ve yanlarına bir ses lazım.  Boşuna kira ödeme, hem onların ablası gibi ol haftaiçi hem de bizde kalırsın.”  Her şey bir anda çözülmüştü.  Sistemin ne kadar güzel ilerlediğine bir kez daha şahit olmuş oldum.  Hemen dil okuluna yazıldım.

Şirketten ayrılmaya gittiğimde de genel müdür dedi ki “Ben senin için oradaki bir şirketle görüştüm, haftanın 3 günü Fransız ve Türkiye’deki sigorta sistemleri üzerine analiz yapacaksın, rapor hazırlayacaksın.  Türkiye’ye döndüğünde de tekrar birlikte çalışmaya devam edeceğiz.”  Her şey düşündüğümden kolay ve güzel ilerlemişti.

Değişimler ülkeye döndükten sonra oldu herhalde…

2,5 sene Paris’te yaşadım.  Türkiye’ye eski şirketime döndüğümde bir gün Orta Dogu başkanı geldi.  Öyle bir şey oldu ki, benim Orta Doğu bölge müdürlüğü yardımcılığı pozisyonuna getirilmem söz konusu oldu.  Benim de ruhum işi bırakmıştı ama bedenim gidip geliyordu sanki.  Böyle bir teklif gelince, onlara tamam deseydim, ruhumu, kalbimi bastırmış olacaktım.

Öbür yandan da şöyle bir sınavım oldu, sorumluluk duygum çok büyüktü, ayrılırsam yarı yolda bırakmış gibi hissedecektim.  Ben ayrılırsam onlar da ilerleyemeyecek diye… Dedim ki bu sefer burada başkalarını değil kendimi düşüneceğim.  O teklifi kabul etmeyeceğimi düşünmemişlerdi hiç.  Sonrasında devam ettiremeyeceğimi düşündüğüm için ayrıldım.  İlk işten ayrılışım bu şekilde oldu.  Kurumsal hayatta öyle değişik bir hal yaratılıyor ki, sanki sen olmasan her şey çökecek gibi hissediyorsun; oysa şirketlerin b planı hep var.

Böylece tamamen ayrıldım şirketten.  Yine “Ne yapabilirim başka?” diye araştırırken, bir Fransız şirketi ile tanıştım.  Orada bir süre çalıştım, firma teror olayları sebebiyle ülkeden geri çekildi,  hiç boş kalmadım hemen yine başka güçlü bir yabancı firmaya geçtim… Tabii bir yandan mandala çalışmalarım devam ediyor o sırada.  Yurtdışına mandala çalışmalarına gidip geliyorum, kendim devamlı mandala çiziyorum ve dileklerimin gerçekleştiğini gördükçe daha da sarılıyorum… İş hayatına dönüşebileceğini düşünmüyordum o dönemlerde ama istediğim işleri yapabilmeyi diliyordum hep.  Evrensel düzen öyle bir işliyor ki, girdiğim firma da Türkiye’den çekildi.  Bazen “vah, tüh” diyebileceğiniz şeyler sizin hayrınıza oluyor.  İlk çalıştığım şirketten tekrar bir teklif aldım, bu sefer bunu teklif eden kişi sonradan benim eşim oldu.  Öncesinden 15 sene birlikte çalıştığım çok yakın bir arkadaşımdı, hayır diyemeceğim biriydi.  O’na peki demem evlenmemiz içinmiş meğer.

37 yaşında evlenmiş oldum.  Üstelik ikiz oğullarım oldu sonra.  İkizlerim olmasını hep istemiştim, çok da dillendirmiştim.  Korku ve kaygıları geri plana atıp, yürekten istemenin gücünü gördüm bir kez daha.  Mandala da ogullarımın doğumuyla doğmuş oldu.

Peki pazartesilerini tamamen değiştirme ve kurumsalı bırakma sürecin nasıldı?

İkizler olunca, işimi zaten ruh olarak içimde bitirdiğim için daha fazla uzatmamaya karar verdim.  Paris’ten dönüp de cocuklar olana kadarki 6 sene boyunca kafamda hep “ben bir marka yaratmak istiyorum, ne yapabilirim?” diye sorular dönüyordu.

Şirkette çalıştığım dönemler Londra’da katıldığım bir mandala eğitiminde, eğitmen ‘Niyetlerimizi çizeceğiz.’ dedi, bana sordu ‘Ne için niyet ediyorsun?’ diye, ben de ‘Kendi işimi yapmaya’ dedim.  ‘Engelin ne peki? Yapsana.’ dedi.  ‘Bilmiyorum, ne yapabileceğimi bilmiyorum henüz’ dedim. ‘O zaman senin öncelikli niyetin özgüven olmalı, çünkü buradaki ilk sorun özgüven eksikliği bu durumda.’ dedi.  Çok şaşırdım önce.  ‘Benim gibi yirmili yaşlarda Fas’a, Mısır’a gitmiş, Paris’te yaşamış, yıpratıcı sigorta sektöründe senelerce başarılı olmuş bir kadının özgüveni nasıl eksik olabilir?’ dedim.  ‘Eğer bir şeyler yapmak isteyip başlayamıyorsan, bu özgüveninin eksik olduğunu gösterir, bırakamadığın kısımda bir korku vardır, bu korkuyu yakala ve onu temizle’ dedi.  ‘Yeni bir şey isterken, yeniye yer açman için öncelikle o korkularını temizlemelisin.  Fazlalık yaratan korku ve kaygının yerine özgüven koymalısın.’ dedi.  O günden itibaren özgüven çizmeye başladım hep.

2005’te İkizler doğduktan sonra üç sene hem ara vermiş hem de fizibilite yapmış oldum.  Çok güzel bir derleme dönemi oldu, aldığım eğitimleri toparladım, sunumlar hazırladım…

O dönem mandala henüz pek bilinmiyordu Türkiye’de…

O yıllarda sosyal medya bu kadar yaygın değildi tabii ki, nasıl daha fazla insanla paylaşabilirim bunu diye düşündüm.  Çizdiğim mandalaları kıyafetlerde baskı ve nakış gibi eklemelerle sunayım dedim.  İsimlendirdim mandalaları.  Bolluk bereket mandalası, aşk mandalası… Osmanlı’da tılsımlı gömlekler diye geçen kıyafetler vardır.  Topkapı Sarayı’nda da örnekleri var, belli niyetlerle desenlendirilmiş kıyafetler.  Ordan da esinlenmiştim.  Takılarda da bunu yapmaya başladım.  Sonra Mandala adıyla bazı festivallere katılmaya başladım.

Bir de festivallerde şunu yaşadım, insanlar ürünlerin fiyatlarını sorduğunda fiyatları söylerken çok çekindim.  Orada özgüvenin gerçekten başka bir şey olduğunu fark ettim.  Çünkü ben sigorta şirketlerinde çalışırken binlerce dolar alıyordum insanlardan ama o parayı şirket istiyordu; burada ben istiyecektim ve onu isteyemiyordum.  Üzerine ben para verecektim neredeyse.  Matruşka gibi bir sürü kabuk var içimizde, bu yeni çıkan kabuğu fark edince bunu iyileştirmeye odaklandım.  Para korkusu, parayı isteyememe durumu.  Ayıp gibi, para konuşulmaz diye düşünmek… Bunu da mandala ile iyileştirdim.

Çok büyük emek tabii ki.  İnsanlara anlatmaya çalışmak, ilk başlarda para kazanamamak, daha önce her ay gelen hazır paranın artık olmaması, değişken bütçeler, arada kırılan umutlarınız… Ben şuna inandım bu süreçte, umudunuz kırıldığı an yeni bir icat yapmalısınız.  Ben bunu kitap ile yaptım.  Daha çok kişiye ulaşabilmek için “Mandala, Bir Dua Sanatı” diye ilk kitabım çıktı.  Orada tabii daha geniş bir kitleye yavaş yavaş ulaşmaya başladım.

Bir şeyler hep aynı gidiyor dediğimizde hemen kendi içimize bakmamız gerekiyor aslında, aynı giden şeyler varsa biz aynı kaldığımız içindir.  Orada neden duruyorsak, durduğumuz şeye bakıp bunu nasıl avantaja çevirebiliriz diye baktığımızda oradan yeni bir icat çıkıyor.

İkinci bir kitap da çıkarmayı düşünüyorum.  Hastanelerde sağlık personeli gibi stresli çalışma ortamlarındaki insanlara sosyal sorumluluk projeleri kapsamında eğitim vermek gibi isteklerim var.  O personel iyileşecek ki, baktıkları hastaları da iyileştirebilsin… Toplumu iyileştirmek için kullanılabilir mandala.  Üniversite tezlerinde mandalayı inceleyecek insanlarla tanıştım mesela, çok büyük mutluluk.

Mandala nedir peki? Bilir kişiden bir dinlemiş olalım…

Mandala, Carl Gustav Jung’un tıbba soktuğu bir felsefe aslında.  Jung ayna yöntemini kullanıyor ve zihinde kalma boyutunu mandalalarla aştığını, yaratıcı tarafı devreye soktuğunda insanların delilik boyutundan çıktığını kanıtlıyor.  Beyinde sağ taraf hep uyuyor, sol taraf yani mantıksal taraf ise hep konuşuyor.

Kurumsal hayatta sol beyin devamlı çalışıyor ve konuşuyor örneğin, bunu böyle yapmalısın, şunu şöyle yaparsan daha iyi, diğer hedef böyle olacak vb… Devamlı böyle müdahaleler olduğu için kalp sesinizi duyamıyorsunuz.  Jung’un da vurguladığı sağ tarafın, yani yaratıcı tarafın ne kadar önemli olduğunu ben mandala çalışmaları ile anladım.  Ne iş yapmak istiyorsun dediklerinde sağ beynin sesini duymamız gerekiyor aslında, ancak sol beyin ile değerlendirmeler yapılıyor hemen.  Şunda iyi para var, bunun geleceği açık… İçinde, kalbinde ne varsa onda başarılı olabiliyorsun aslında.

Ben insanlara “Yaratıcı tarafınızı ve kalbinizi dinleyin” diye mandala ile söyleyebiliyorum.  Bu yöntem ile anlatabiliyorum.  Burada kendimi buldum ve bu yayılmalı diye düşündüm, benim misyonum oldu bunu daha fazla paylaşabilmek.  Mandala bir öğreti, bir felsefe; insanın kendini keşfedebilmesi için bir aracı aslında.  Kendi yapmak istediği şey için sonuna kadar gidebilmesi için.  Daha fazla yayıldığında dünya da daha güzel bir yer olacaktır diye inanıyorum.

Ruh güzelken beden bakımsızsa bu da dengesizlik yaratıyor.  Kendi iç dengelerimiz de böyle, her şeyi ortak ve dengeli şekilde beslediğimizde güzellikler ortaya çıkıyor, ruhu da dışarıya yansımış oluyor.  Hepimiz mananın maddede buluşmuş haliyiz aslında.  Mana içinizdeki ruh, madde ise onu taşıyan beden.  Zaten mandala da sanskritçe kökenli bir kelime, manda öz, -la onu taşıyan kap demek.  Dolayısıyla, ruhumuz özümüz, bedenimiz de onu taşıyan kap.  Ruhu besleyip bedene de iyi bakarsak daha güzel enerjiler yayılıyor.  O yüzden de herkesin içinden geçeni güzel yakalayıp verimli olacağı işleri yapmasını tavsiye ederim.  Kurumsalın içindeyse bile kalbini dinlemeye odaklanmalı insanlar.

Mandala kelimesi boyama kitapları ile duyuldu ülkemizde…

Boyama kitapları işin vitrini oldu Türkiye’de. Ben boyama kitapları çıkmadan önce o kadar duyulması için çaba sarfettim ki, aslında bir uyanışı başlatmaya çalıştım. Fakat boyama kitapları mandala felsefesine çok ters.  Ülkemizde insanlar trend olan her şeyi hemen yapıyorlar ancak o boyama kitapları bir çok ülkede toplatıldı. Çünkü, Jung batı tıbbına soktuğu şekli,  yaratımın boş bir kağıtta başladığı bir şekil.  Boyamada ise sınırlar var.  Bahsettiğimiz sol beyni, zihni devreye sokuyor ve o çizgiler boğuyor insanları.  Sağ beyin orayı boyamak istemiyor belki ama orada başkalarının çizdiği çizgiler sınırlıyor sizi, yasak koyuyor.  Biz hayatımızda o dayatmalardan kaçıyoruz aslında.  Mandalayı sıfırdan çizmek çoğu insanı korkutuyor belki, ay ben çöp adam bile çizemem diyorlar.  Ne zaman öleceğimizi bilsek yaşayabilir miydik? Yarın ne olacağını da bilemeden nasıl yaşıyorsak, mandala da öyle bir şey.  Kağıdın üzerine bir şeyler çizmeye başlamak neden korkutsun? Bu felsefenin derinliği burada başlıyor zaten.  Bunu fark edince insan, aslında korkularıyla nasıl baş etmesi gerektiğini görüyor.  Evrendeki her şey içten dışa genişleyerek büyüyor.  Mandalada da bir nokta ile başlayarak, genişliyoruz.

Şu an nasıl geçiyor pazartesilerin?

Pazartesi sendromu diye bir şey kalmadı şu an tabii ki.  Eskiden her pazartesi yeni kota belirler, her Cuma onları değerlendirirdik, hatırladıkça daralıyorum halen. Şu an her gün ayrı güzel, programı kendime göre belirliyorum.  Eğitime geleceklerle randevulaşıp belirliyoruz atolye saatlerini.  Benim çalışmalarım biraz derine inilen, bağ kurulan çalışmalar oluyor.  Çizdiklerini konuşuyoruz, saptamalar yapıyoruz… Bazen çizdiğini silmek istediği yerler oluyor mesela insanların, mandalada silgi kullanmıyoruz, çünkü dünü de silemiyoruz.  Ancak onu dönüştürebiliriz, değiştirebiliriz.  Teknik eğitimlerin yanında bunlar üzerine de konuşuyoruz.  Çizmek boyamak işin en kolayı, biz bir yandan hayatın içinde bunları nasıl uygulayabiliriz, bunu anlatmaya çalışıyoruz.

Mandala Atolyesi adı altında, kurumsal eğitimler de veriyorum, sosyal sorumluluk bünyesinde çeşitli dernek ve kurumlarda da çalışmalar yapıyorum.  Bunlar dışında Mandala Atolyesi Nişantaşı’nda, burada eğitimler veriyorum.  Farklı şehirlerde de arada çalışmalar yapıyorum.

Son senelerde bir de pilatesi entegre ettik merkezimize.  Çocukluğumdan beri sporla iç içeyim ben.  Yüzme ve kayak ile ilgilendim senelerce.  Hayatın içinde ‘şimdi’de kalmayı en çok sağlayan şeylerden birinin spor olduğunu fark ettim ve pilatesi uygun buldum.  Ruh ve beden sağlığı merkezi olsun istedim.  Ruh ve beden saatin akrep ile yelkovanı gibi aslında.  Birbirine bağlı olarak çalışıyor. Dogru nefes almak hayatın her alanında çok önemli.  Pilates ve mandalayı bunları entegre etmek istedim.  Mandala Art&Pilates Studio şeklinde şubeleşmeyi de istiyorum ilerleyen dönemlerde.

Son olarak, pazartesileri değiştirmek isteyenlere neler söylemek istersin?

Ben anne olduktan sonra karşılıksız sevgiyi, fedakarlığı anladım. Sevdiğiniz işi yapmak da bunun gibi bir şey. O kadar severek yapacağı işi bilen varsa, hemen başlasın onu yapmaya zaten, emin olun ona yardım geliyor.  Burda kaygıların aşılması gerekiyor sadece.  Kalbinizin sesini dinleyin yani.

Para biriktireceğim diye, daha çok kazanacağım diye istemediğiniz bir şey yaptığınızda ya da asıl istediğiniz şeyi yapmadığınızda, o para bir şekilde sizin elinizden akıp gidiyor, bereketi olmuyor.  Sınav gibi o para alınıyor sizden.  Bu benim başıma niye geldi derken, aslında neyi görmeniz isteniyor onu sorgulamak lazım.  Hani testlerde aklınıza gelen ilk şık hep doğrudur ya, sonra zihin karışır başkasına yönlenirsiniz ve sonra “Tüh! Keşke ilk aklıma geleni işaretleseymişim!” dersiniz… Kalp de hep ilk önce gören oluyor işte.  Sonra zihin devreye bir giriyor, başka yerlere yönlendiriyor, onlarca yıl orada kalıyorsunuz, zaman geçip gidiyor, sonra diyorsunuz ki “Ben neden o ilk istediğim şeyi hiç yapmadım”…

Give a Reply