Ah Şu Oblomov Bir Adım Atsa!

Ah Şu Oblomov Bir Adım Atsa!

 

“Bu kitapta önemli olan Oblomov değil, oblomovluktur.” diyerek başlıyor kitabın ön sözü. 

Rusya’da ilk olarak 1857’de yayınlanan roman, Oblomov; Türkçe’ye ilk olarak 1945’te çevrilmiş.  O zamandan bu yana raflarda olan kitabın yazarı ise Ivan Aleksandroviç Gonçarov.  620 sayfalık, uzun olmasına rağmen çok akıcı bir roman.

Ancak burada yapacağımız şey edebi bir inceleme değil tabii ki,  daha çok bir “insanlık hali” aktarımı.  Oblomov’un senelerdir planladığı bir seyahat konusunda dostu Ştoltz ile gerçekleştirdiği şu diyalog size de tanıdık geliyor mu mesela?

– Oblomov! Ya şimdi ya da hiçbir zaman.
– Sonra Ştolts sonra… Bana biraz zaman ver.

Oblomov’u biraz anlatalım…  Kendisi, bir konfor alanı aşığı.  Tembel deyip geçmeyin, oblomovluk çok daha derin bir durum😊 Farkında olarak bir atalet hali diyebiliriz daha çok.

Oblomov;

  • Çok zeki, iyi kalpli, donanımlı bir insan; ancak hiçbir isteği için asla harekete geçemiyor.
  • Harekete geçememekten mutlu da değil üstelik, kendine kızıyor; ancak yine de ataletinden kurtulamıyor.
  • Devamlı bundan kurtulmak için planlar yapıyor. İçinde bunu gerçekleştirebilecek cılız bir güç de hissediyor.  Ancak bunlar sadece kafasında kurgulanan planlar olmakla kalıyor.  Günleri planlar yaparak geçip gidiyor.
  • Hayatını harcadığını gören dostları onu biraz hareket ettirmeye çabaladığında, onlara kızıyor, rahatını ve planlarını bozmamalarını, zaten bunun için kendisinin de düşündüğünü söyleyerek onları gönderiyor.  Oysa ki konfor alanında “durmaktan” başka bir eylemi yok.
  • Biri onu hareketlendirecek bir öneri versin, hemen mazeretlerini sıralamaya başlıyor.  Neden söyledikleri şeyi yapamayacağını anlatıp duruyor. -Tahmin edersiniz ki bunlar sadece bahane oluyor.
  • Sonrasında iş yükü getireceğinden korkup, ufacık şeyleri kafasında büyütüp; bir türlü, bir türlü, bir türlü adım atamıyor.
  • Sohbetlerde devamlı halinden şikayet etmek bir alışkanlığı olmuş durumda. Sağlığı, işi, evi, hep şikayet edecek bir şeyleri var.
  • Şikayetçi olsa da her şeye itaat halinde yaşamaya devam etmeye razı oluyor.  Yeter ki ondan bir adım atması, hayatını değiştirmesi istenmesin.
  • Senelerini, hatta hayatını olduğu yerde durup nasıl harekete geçebileceğini düşünerek geçiriyor; bu hareketsizlik ve bu stres onu hastalıklara sürükleyerek, yaşamının potansiyelini hiç gösteremeden geçip gitmesine sebep oluyor.

Bunlar günümüzde o kadar çok insanı tanımlıyor ki,  bu hal “Oblomov sendromu” olarak tanımlanmaya başlanmış. 

Bu kadar akıllı, naif, düzgün bir insanın hayatının bu kadar sıkıntılarla, üstelik tamamen kendi yarattığı sıkıntılarla geçip gitmesi kitabı okurken insanın içini boğuyor.  Oblomov o kadar fazla düşünüyor ve o kadar hareket yoksunu ki, “at artık şu adımı!” diye siz bağırıyorsunuz dışarıdan.

Peki, bu kadar potansiyeli yüksek bir insan, neden olduğu yerden şikayetçi olmasına rağmen oradan ayrılamaz? Neden planlarını hiç uygulamaya başlayamaz? Ertelediği “sonra”nın hiç gelmediğini nasıl fark edemez? 

Günümüzde bu durumun örnekleri sizce de çok fazla değil mi?  Çoğunluğun içinde bir Oblomov olabilir mi?

Oysa ki tüm bu insanların hepsinin arkasından, romanda Oblomov’un arkasından konuşulduğu gibi konuşulması çok acı olmaz mıydı?

-Zekaca kimseden aşağı değildi. Tertemiz, billur gibi bir ruhu vardı. Asil heyecanları olan bir insandı.  Ama hiçbir şey yapmadı.

-Niçin?  Ne yüzden?

-Ne yüzden mi?  Oblomovluk!

 

 

Give a Reply