Hayat Rutinleri ve Mutluluk Arayışı

Hayat Rutinleri ve Mutluluk Arayışı

Kiminin memnun ve mutlu, kiminin bunalmış ve şikayetçi olduğu; kiminin devam etmeyi seçtiği, kiminin hiç girmemeyi ya da geride bırakmayı tercih ettiği bir hayat gerçeği var: 8 saatlik mesai düzeni.

Zevkler ve renkler tartışılamayacağı gibi, bu tercihler de kişilere özel ve yargılanamaz.  Herkes kendi karakterine ve şartlarına, hayallerine en uygun olduğunu düşündüğü yoldan ilerliyor, ilerlemeye çalışıyor.

8-5 çalışma düzeni çook büyük bir kitlede o kadar hayat normali ve hatta hayat gerekliliği halinde ki, çoğu zaman içindeki bireylere başka olasılıklar hiç yokmuş gibi hissettiriyor.  Burada ülkenin geçmişi, aileden öğrenilenler, toplumsal kaygılar gibi bir çok sebep mevcut tabii ki; bu bambaşka bir konu başlığı.

Aslında toplumsal beklentilere hangi ara uyup, onları hangi ara gerçeğimiz haline getirdiğimizi fark edemiyoruz çoğu zaman.  Bir koşturmacadır içine kapılıp sürükleniveriyoruz ve hayatımız benzer hayat döngüsündeki bir çok insanla aynı olmaya başlayıveriyor.  Aynı mutluluklar, aynı sıkıntılar, aynı heyecanlar, aynı şikayetler, aynı krizler…

Öyle ya da böyle bir dünya düzeni var ve çoğunluk bu düzeni illa ki  bir dönem tadıyor 😊

David Cane, kurumsal hayatına ara verip bir süre dünya seyahati yaptıktan sonra tekrar aynı çalışma hayatına döndüğünde yaşamış olduğu bazı farkındalıklarını ratitude.com blogunda paylaşmış, Gaia Dergi de Türkçe’ye çevirmiş.  Cümleleri çok çarpıcı ve çoğunluğun “Tam da benim hayatımı anlatıyor!” diyeceği cinsten:

 

“Sonradan anlıyorum ki, iyi maaş aldığım işlerim olduğunda bunu hep yapıyorum, boş vakitlerde ‘mutlulukla’ harcama yapmak.  Gelirim olmadan ve sırtıma çantamı alıp gezdiğim dokuz aydan sonra bu olguyu giderek daha fazla fark etmekten kendimi alamıyorum.

Bunu belli bir prestiji yeniden kazandığımı hissettiğim için yaptığımı düşünüyorum; artık belli miktarda israf etmeye yetkili, iyi maaş alan bir profesyonelim.  Eleştirel düşüncenin esamesi okunmadan yapılan bir tercihle şöyle iki yirmilik çıkarınca ilginç bir güç hissi ortaya çıkıyor. Paranın gücünü, yeniden “yeşereceğini” bildiğimiz sürece, tecrübe etmek iyi hissettiriyor.

İş hayatına geri döneli sadece birkaç gün oldu ama halihazırda yaptığım sağlıklı aktivitelerin hepsi hayatımdan hemen çıktı: Yürümek, egzersiz yapmak, okumak, meditasyon yapmak ve yazı yazmak.

Bu aktivitelerin göze çarpan benzerliği ise ucuza ya da bedavaya mâl olmaları ve vakit almaları.

Sekiz saatin büyük şirketler için çok kârlı olmasının sebebi sekiz saatte yapılan iş miktarı değil (ortalama bir ofis çalışanı üç saatten az bir zamanda yapabileceği işler için sekiz saat çalışıyor), satın almaktan mutluluk duyan kitleler yaratması. Boş zamanı kısa tutmak, insanların konfor, haz ve diğer rahatlamalar için daha fazla ödemesi demek. Bu insanların TV ve reklamlarını izlemeye devam etmelerini garanti ediyor. İş dışındaki azimlerini kaybetmelerini sağlıyor.

Bizleri yorgun, keyif almaya aç, konfor ve eğlence için para vermeye istekli ve en önemlisi sahip olmadığımız şeyleri istemeye devam edecek kadar hayatımızdan memnuniyetsiz kılan bir kültürün içine itiliyoruz. Bir sürü şey satın alıyoruz, çünkü daima bir şeyler eksik gibi geliyor.”

 

Başka bir yakın bulunabilecek durum ise ekteki kısa film.  Dünya düzeninin geldiği noktanın acı tarafını vurgulamış ve yine çoğunluğun kendini ve çevresini göreceği bir senaryo.  Bir şeyleri iyileştirmek, farklılaştırmak için o halin farkında olmak ilk şart ne de olsa.

David Cane’in yazısı ve bu kısa filmin ne kadar da benzer.

Sizin hayatlarınızda durum nasıl?

Sorgulamak ve fark etmek, dönüşümün ilk adımı.

Hepimiz için en özümüzden mutlu hissedeceğimiz bir hayat dileğiyle.

*David Cane’in yazısının Türkçe çevirisine buradan ulaşabilirsiniz.

Give a Reply