Murat Erturgut

“Benden birkaç yaş büyük, mesleğini eline almış insanlarla konuşmaya başladığımda şunu gördüm: Mutlu değiller.  Adam çok iyi üniversitelere çok yüksek puanlarla girmiş, bitirmiş ama yaptığı işten mutlu değil.  Hakkını alamıyor bir kere.  Dedim ki ben bunu istemiyorum.  Başka ne yapabilirim sorusuna o zamanlar odaklandım.”  

 

Murat kimdir, neleri sever? Profesyonel hayata kadar neler yaptı?

1989 İzmir doğumluyum.  Neler sevdiğim konusunda başta herkes gibi kafam karısıktı, lise döneminde ne seçsem ne okusam, doktor mu olsam mühendis mi olsam diye düşünürken; hangi meslek nasıl para kazanıyor diye inceledim ve bir perde kalktı gözümden.  Benden birkaç yaş büyük, mesleğini eline almış insanlarla konusmaya başladığımda şunu gordum: Mutlu değiller.  Adam çok iyi üniversitelere çok yüksek puanlarla girmiş, bitirmiş ama yaptığı işten mutlu değil.  Hakkını alamıyor bir kere.  Dedim ki ben bunu istemiyorum.  Başka ne yapabilirim sorusuna o zamanlar odaklandım.

O sırada arkadaşlarım müzik yapıyordu.  Benim de az çok bir yatkınlıgım vardı aileden doğru.  Bir kaçış yolu olarak dedim ki para kazanmak için ufak tefek, gitar derslerı vereyim.  Afiş bastırmıştım 10-20 tane. Karşıyaka’ya dağıttım, altına da dipnot düştüm “yeni başlayanlara” diye.  Çünkü yeni başlayanın bir tık üstü gelse ders veremezdim, ben de yeni başlamıştım.  Ben adamdan bir hafta ilerde gidiyordum sadece.  Adam bana bir hafta ilerde konu sorunca “ben ona bir bakayım sana bilgi vereyim” diyordum.  Eve gidiyordum, deli gibi gitar çalışıyordum, öbür hafta adama öğretiyordum ki ben onun önüne geçeyim bi şekilde.  Bir de bir yandan websitesi yapmayı öğrenmiştim, nasıl yapılır, neler lazım, kodlama vb. Temel düzeyde onları öğrenip daha lise yıllarında insanlara satmaya başladım.  Arkadaşlarımın babalarına söyledim, ben bunları yapıyorum diye.  Bir kaç tanıdığıma öyle websitesı yaptım.  Sonra tanıdıkların tanıdıkları derken, çok küçük paralara yapıyodum.  Çünkü beni bir yere iş için gönderiyorlardı, adamlar karsısında daha büyük birin bekliyordu, bir bakıyordu 16 yaşında bir çocuk geldı, site yapacağım diyor. Gösteriyordum örnekleri, beğeniyordu.  Ama bir sitenın değeri 10 birimse ben onlara o siteyı 2 birime yapıyodum.  Zaten cok ciddiye almadıkları için ilk basta, harçlık gibi para veren de oluyordu.  Öyle basladım her şeye.

Lise biter bitmez kendi yerimi açtım 18 yaşımda.

18 yaşında hemen iş hayatına atılmak istemek yaşıtlarına göre oldukça farklı…

Öğrencilik hayatım boyunca bütün notlarım çok iyiydi aslında. O zaman tıp istiyordum, yani öyle devam ettirsem kazanırdım da.  Arkadaslarım halısahaya gidiyodu maç yapmaya, ben sınıfta kalıp ödevleri bitiriyordum.  Öyle inektim.

Bir dönem biraz maddi durumumuz sallantıya girdi, aileye nasıl destek olurum falan derken o zaman gözüm açıldı benim. Yoksa ondan öncesinde doktor olurum diyordum.  Şu an iyi ki bu şekilde ilerlemişim diyorum.

Ailenin gidişatındaki değişiklik beni çok yönlendirdi, eğer gidişatta değişiklik olmasa muhtemelen yine normal devam ederdim.  Benim okumaya devam etmemi istiyordu tabi ki ailem ama “benim de destek olmam lazım, ben de bişeyler yapmalıyım” dedim ben.  Ondan sonra değişim başladı.

Çok küçük yaşlarda bile “ticaret kafası var sende” denirdi bana.  Akrabaların ayakkabılarını boyuyordum eve geldiğinde mesela, para alayım diyordum. Playstationımı apartmandaki çocuklara kiralıyordum.  Öyle ufak tefek harçlık kazanıyordum ilkokuldayken de.

Keni yerini açma fikri nasıl oluştu? Nasıl cesaret ettin? Herhangi bir yere girip müzik dersi verecek de olabilirdin..

Bir stüdyoda calısıyordum ve o sıra ailemle aram da çok iyi degıldı, çünkü çevredeki herkes üniversiteye gidiyor, ben sallantıdayım, ne yapacağım bilmiyorum falan… Studyoda kalıp eve gitmiyordum bazen.  Bir gün çalıştığım stüdyoya dedim ki, yan tarafında küçük bir oda vardı, “Burayı tutayım, burda kendim ders vereyim, hem de stüdyoya gelenlere tost falan satarım, stüdyonun kantini gibi bişey yaratırım, bir yandan da dersleri orda veririm.”  Tamam dediler, ondan sonra öyle bir yandan tost yapmaya, içecek satmaya, bir yandan da derslerimi vermeye başladım ama çok küçük bir yerdi.

Sadece 1350 ₺ birikmiş param vardı. 1350₺ da o zamanın öyle çok büyük bir parası değil aslında. 350₺ kiraya ödedim zaten. Ondan sonra 650₺ piyanoya verdim.  Kalan parayla da bir tane halı, bir tane koltuk aldım.  İşte bir iki ufak şey aldım ama sınıfta ne oturacak baska tabure var, ne başka müzik aleti var. Gitarı şöyle aldım hatta: Gelip giden çocuklar vardı. Yazdırmışlardı, kola gazoz vs. Ödeyemediler parayı, gitarı verin o zaman tamam dedim. Gitar aldım onlardan, dandik bi gitar. Başka çocuk geldi, o gitarı ona verdim, daha iyi bi gitarla takasladım falan derken ekipmanları öyle kurdum.  Mesela gitara başladığımda elektro gitar çalıyordum ama elektro gitarım yoktu arkadaşımdan ödünç alıyodum haftada bir gün, çalışıyordum, geri veriyordum çocuga.  Etraftan neyi nasıl döndürürüm diye düşünüp öyle başladım işlere. 1350₺ nın hepsi oraya gitti ama o ay kirayı çıkaramasam 1 ₺ yoktu cebimde ödeyebileceğim, ailemle de konuşmuyordum o ara.  Bütün her seyi kendim yaptım.  Çok büyük bir yer değildi, ikiye böldük orayı alçıpanla.  Arkadaşlarım yardımcı olmuştu.  Bir kısım küçücük bir yer oturacakları bir yerdi, bir kısım da derslik.  İlk bir dersle başladım, sonra dedim ki, bir dersle tamam güzel ama, ben başka dersler de ekleyim buraya, bir kaç arkadaşım vardı, o sene konservatuara girmişlerdi, onlara sordum. Dedim, “Sen burda keman dersi verir misin?”, “Piyano dersi verir misin?”… Onlar kabul edince piyano ve keman dersi de vermeye başladık.  Ben giriyorum derse, dersi veriyorum, kapıda onlar bekliyor, ben çıkıyorum onlar giriyor falan böyle sırayla döne döne ders veriyorduk.  Çok küçük bir yerdi ama sıcak bir yerdi.

O zaman hayallerin nasıldı mesela? Yani günü kurtarmak mı, yoksa sonrası için büyük hayaller miydi senin için?

Çok uzun vadeleri şeyler düşünmemiştim, o sıralar çok iyi bir durumumuz olmadığı için günü kurtarmayı düşünüyordum ama bir yandan yavaş yavaş büyüyeyim, başka işlere de yöneleyim diyordum.  Bu sanat işinde mi kalacağım yoksa başka işlere mi gireceğim o belli degildi.

Bir yandan aklımda reklamcılık vardı, bir yandan da sanat işleri vardı, bir yandan ondan sonraki sene ziraat mühendisliği okumaya girdim.

Bir gün danışman hocama gittim, “Ben bu bölümü bitirirsem İzmir’de kendi işimi yapabilir miyim? diye sordum, O da “Buralarda çok zor.” dedi.  Benim bölümüm tarımsal yapılardı, “Anca daha doğuya gitmen lazım.” demişti. İzmir’den de ayrılmak istemiyordum.  Sonra dedim ki şimdilik boşver ziraati, bıraktım.  Hala ziraatte kayıtlıyım bu arada. 10. Yılım.

Açıkögretimden bir yandan işletme okuyorum, bir dersim kaldı.  Şimdi onu verince bir yuksek lisansa da başlayacağım.

Zorluklarla karşılaştın mı o süreçte? Arada düşündüğün oldu mu “Ben gireyim bir yere, çalışayım”?

Zorluklar oldu. Yaşım çok küçük diye insanlar çok güvenmiyordu. Bu zaten çocuk, ben çocuktan mı ders alacagım diyen yetişkinler oluyordu. Ama sonra o samimiyeti gördükten sonra yardımcı oluyorlardı hatta onlar da.  Bir şey lazım olursa bize de söyle bak erken yaşta bişeyler yapmışsın, biz de destek oluruz diye. Ama onun dışında çok büyük zorluk yaşamadım.  Sadece hiç bilmediğim konular vardı, ilk işyeri açtığında ruhsatlandırması nasıl olur, vergilendirmesi nasıl olur. Onları öğrendikten sonra bizim milli eğitimden ruhsat almamız gerekiyormuş.onu bilmiyordum.  Bir dönem bi şikayet edilmiştim onla ilgili.  Sonra milli eğitime bağlandım. Tek yaşadığım zorluk o olmuştu. Onun dışında bir zorlukla karşılaşmadım.  Sonra o formaliteleri de halledince bi sıkıntı kalmadı.

Büyüme nasıl gelişti?

Orası büyümeye başladı. O zamana kadar reklam nasıl yapılır pek bilmiyordum. İnternet reklamcılığını farkettim. Bu konu hakkında kitaplar inceledim. O zaman yılda bir kitap okumuyordum. Şu an rahat haftada 1-2 kitap bitiriyorum. O kitapla başladım reklamcılığa, internetten bi site açtım. Yavaş yavaş reklam yapmaya başladım. Sonra baktım ki beni arıyorlar, ders soruyorlar, bilgi almak istiyolar. Sadece temel şeyleri veriyordum. Keman, piyano, gitar, sonra baktım ki talep var, talep oldukça diğer dersleri eklemeye başladım. Ama soruyorlardı mesela, klarnet dersi ile ilgili bilgi alabilir miyim? Ben o yaşıma kadar klarneti elime almamışım, ondan sonra hocayı arıyordum, klarnet dersi ile ilgili bilgiyi o bana veriyordu, ben arayanlara veriyordum falan derken öyle öyle işi öğrendim. Oraya sığmamaya başladık sonra. Bir saat bile boşluğu kalmamıştı oranın. Biri giriyor, biri çıkıyor, sonra dedim ki daha büyük bir yer tutmam lazım. Başka yere geçtim, orada da büyüdük, orası da yetmedi; son olarak şu an bulunduğumuz yere geldik (Karşıyaka sahil).

Önceleri müzik kursuydu sadece, “diğer branşlara neden yönelmeyeyim” dedim. Sonra resim, tiyatro, yazarlık, diksiyon, bir çok ekstra branş eklendi.  Her birinin eğitmenleri var, her biri için farklı insanlarla çalıştım, hala da öyle devam ediyoruz. Şu an 36 kişiyiz burada.

Şu an geldiğin noktada neler yapıyorsun?

Birden fazla iş yapıyorum.  Birçok yerde sanat merkezi var, birçok yerde sanat merkezine ortağım.  İlk amacım izmir’de her önemli ilçeye bir sanat merkezi açmaktı.  Şu an bir tek Narlıdere eksik. Narlıdere’yi de ya bu yıl içinde ya da seneye açacagım. Onun dışında istanbul’a açtım.  Bi ara aydın a açtım, anlaşamadım ordan ayrıldım.  Şimdi aklımda birkaç yer daha var.  Eskişehir, aydın, manisa, denizli, ve istanbula bir tane daha, kadıköye.  Bu beşini de açtıktan sonra artık sanat merkezi işi benim için tamamdır. İçerde çocuklarla dalga geçiyodum, haritayı tutup bak buralara açıcam diyodum, bundan 3-4 yıl önce.  İnanmıyolardı, şaka yapıyorum sanıyorlardı. Sonra geçen ay konusu geçti, konuşuyoruz, ya doğru söylüyomuşsun, gösterdiğin her yere açtın dediler. Yani şu an aslında izmir konusunda hedefime ulaştım. Sanat merkezi konusunda hedefime ulaştım. Türkiye’nin en büyük birkaç sanat merkezinden biri haline geldi burası, ismini bilmeyen pek yok bu işte olup. Ama şey sanan çok var, konuşuyoruz mesela, şey diyolar. Ya ne güzel, baban da sana böyle bir yer bırakmış, çok şanslısın diyolar. Ya da geliyolar, Murat bey ile görüşebilir miyiz diyolar, benim diyorum. Siz mi buranın sahibisiniz diyolar. Evet benim. Kaç yaşındasınız diyorlar.  İşte şu an 28’im diyorum. “Nasıl ya bu kadar yer?” falan diyorlar.  Mutlu ediyor insanı.

Haklı bir gurur olsa gerek. Tüm bu sanat merkezlerinin ismi Erturgut olarak mı geçiyor?

Her birinin farklı. Erturgut sanatın tek başına kurucusu benim.  Diğer yerlerde de ortağım. Hepsini sıfırdan kurduk.  Çünkü 3 ortak ya da 2 ortak girdik buralara.  Sonuçta ben buraya kendi soyadımı verdim. Diğer insanlara da dayatıp kendi soyadımı veriyim istemedim.  Diğer sanat merkezlerinin farklı farklı isimleri var. Çünkü farklı ortaklıklar var ve her sanat merkezinin farklı bir yapısı var.  Mesela harry potter ı izlediniz mi bilmiyorum. Harry potter da şey vardır mesela farklı farklı böyle bölümler vardı.  Her birinin karakteri farklıydı, bizim de her sanat merkezinin karakteri farklı.  Biri daha samimiyken biri daha ciddi. Biri daha yetişkinlere yönelikken, biri daha çocuklara yönelik.  Karşıyaka hemen hemen her  kesime hitap ediyo. Diğerlerinde biraz daha başındaki insanların karakterine göre karakterleri var ve bu da insanlara farklı seçenekler sunuyor.

Şu an sen çok yoğun bir tempoda çalışıyorsun. Hiç pazartesi sendromun oluyor mu?

Hiç olmadı, işi kurdugumdan beri ayaklarım hiç geri geri gitmedi.  Ya da iş yerine zorla geldiğim bir gün bile olmadı, aksine tatil yapmak istemeyip işe gitmek istediğim oldu. Çünkü, bebek örneğindeki gibi tatile gitmek için bebeğinizi bir yerde bırakıyorsunuz ama aklınız bebekte kalıyorsa o tatilin bir anlamı yok zaten.  Acaba çocuğa iyi bakıyorlar mı, çocuk şimdi nasıl, mutlu mu, sıkılıyor mu diye düşünüyorsunuz.  O yüzden, “Ya uff çok sıkıldım bir tatile gideyim” bile demiyorum ben. Tatile gitsem de sürekli işleri düşünüyorum, kağıt kalem üzerinde, sürekli şunları yapayım, bunu yapayım, şu eksik diye.

Çok severek yapıyorum işimi. Ne kadar işine vakit harcarsan, karşılığını o kadar çok alıyorsun.  Üç yıllık işi sen bir yıla sığdırırsan, kendi işinde de üç yıllık karşılık alıyorsun. Bazen insanlar “Hayatı kaçırıyorsun, şunu yapamıyorsun, bunu yapamıyorsun” diyorlar ama bu insanlar sabah 8 akşam 5 çalışıyor.  Sonra ben diyorum “O zaman hadi öğlen çıkalım gidelim bir yerlere, ondan sonra akşamüstü geri dönelim” ya da “Hadi şu kadar bütçe gerektiren bir şeyi hemen şimdi yapalım”. Sonra duruyor, “Ya ama benim maaşım yatmadı, ama benim izin almam lazım, şu saatte gelemem” falan… Ben özgürüm diyorum, benim çalışma saatlerimi belirleyen, kazancımı belirleyen sadece benim.  Kendi işin olduğunda herşey, bütün ipler senin elinde, kesinlikle pazartesi sendromum olmadı o sebeple.

Uzaktan girişimcilik ruhunu anlamak zor belki de?

Aslında maaşlı çalışan biri için ipleri koparıp, “Tamam ben bir yatırım yapacagım, başka bir şeye yöneleceğim” demek çok zor.  Bir sürü insan geliyor, bir firmada bir yerde çalışıp “Ben nasıl kurtulurum, ne yapabilirim?” diye fikir almaya, danışmaya.  Ne kadar girişimcilik üzerine konuşsak da o ipleri kopartması çok zor oluyor, onu insanın içinde bitimesi gerekiyor.

Arada girişimciliği dışardan basit görüp ipleri koparan ama sonra “Ya lanet bir şeymiş, ben işime geri dönüyorum” diyen de oluyor.  Gerçekten çalışma isteği varsa insanın içinde, eminim o sabah 8 akşam 5 çalıştığı azmi, çalıştığı performansı kendi işine gösterse, çok çok daha fazla kazanır ve çok daha fazla mutlu olur zaten.  Girişimcilerin çoğu da çok çalışıyor gözüküyor ama 8-5 çalışan adamdan daha rahat çalışıyoruz aslında.

Pazartesi sendromu olanlara, işini çok severek yapmayanlara, neler söylemek istersin peki?

Yani, çözüm basit; ya işlerini sevsinler ya da sevdikleri işi yapsınlar.  Şöyle bir şey de var, sevdiğin şey işe dönüşünce, sevdiğin şey olmaktan çıkıyor, bir iş oluyor.  İş yapmayı seviyorum diyen insan görmedim aslında.  Onun sonucunu almayı seven insanlarız hepimiz.  Yani aslında ben gitar dersi vermeyi değil gitar çalmayı seviyordum. İnsanlar bana diyordu, oh ne güzel sevdiğin şeyi yapıyorsun, iyi de arkadaşım ben gitar çalıp söylemeyi seviyorum, gitar öğretmeyi sevmiyorum ki, sadece gitar bunun bir parçası ama yaptığım işi sevdim.  Yani ne yapıyorlarsa yapsınlar, kesinlikle yaptıkları işi severek yapsınlar, illa ki başarılı olurlar.  Adam sürekli şikayet ediyor kendi işinden, şikayet ettiği için bir performans da göstermiyor.  Bir şey verdikten sonra kesinlikle karşılığı alınıyor, o yüzden girişimci olmak isteyenin yapması gereken en önemli şey sektörü araştırmak, sektörü tanımak.  Nasıl reklam yapabilirler, nasıl fark yaratabilirler, sektörün ihtiyaçları neler, bu sektöre ne katabilirler, onu öğrenip girsinler.  Herkes çay satıyorsa o sektörde, onlar şeker satsınlar.  Kalkıp çay satmanın alemi yok, 50 kişi çay satıyorsa 51. Çay satan olmaya gerek yok fark yaratamayacaklarsa. Fark yaratacaklarsa tabii ki 51. Çay satan olsunlar, ama herkes çay satıyorsa onlar şeker satmayı, çay kaşığı satmayı, çay bardağı satmayı denesinler, bir şekilde sektöre farklı bir yaklaşım getirsinler.  Avrupa’daki, dünyadaki standartları kendi bölgelerine getirebilirler.  Kesinlikle çalıştıktan sonra yapmamak elde değil.

Peki bulundukları işlerden şikayetçi olanların istedikleri şeye doğru gitmesi kolay bir şey mi sence?

Mental olarak zor ama onu yendikten sonra gerisi çok kolay.  Ben 1350 lirayla bunu yaptıysam şu an çalışan biri cebinde bir 10bin lira olduktan sonra neler yapamaz!  Krediler var, onun dışında destekler var, hibeler var ya da yatırımcı bulmaları mümkün, ortak bulmaları mümkün, projeye inandıktan sonra başkalarını inandırmaları da mümkün. İlla ki başarılı olmak için çok yüksek meblağlarda bir yatırım olmasına gerek yok.

 

Give a Reply