Burcu Egene

 

“O zamanki hedefim, olması gerekenin en iyisini gerçekleştirmekti sadece. Nasıl mutlu olurum diye düşünmemiştim, onun farkında değildim.”

 

Kendinden biraz bahseder misin? Burcu kimdir, nerelerde yaşadı, nerelerde okudu, iş hayatı dışında neler yaptı?

1972 doğumluyum, doğma büyüme Karşıyaka’lıyım. Bornova Anadolu Lisesi’nde okuduktan sonra İzmir’in tüm parlak öğrencileri gibi İstanbul’a gittim, orada Boğaziçi Üniversitesi’nde Uluslararası İlişkiler bölümünü okudum. Son senemde bir sene kaydımı dondurup bir seneliğine Amerika’ya gittim. İstanbul’a döndüğümde ise okulu bitirmeye çalışırken aynı zamanda çalışmak, deneyim elde etmek istedim ve bir bankanın genel müdürlüğünde çalışmaya başladım. Üniversite bitmeden iş hayatına girmiş oldum ve iki-üç ay deneyeyim diye girdiğim işte çalışmayı çok sevdim. Boğaziçi bittikten sonra da bu bankada çalışmaya devam ettim. O zamanlar, 95-96 yıllarında, bankalar çok revaçtaydı ve ben çok idealisttim, ayaklarım yere sağlam bassın istiyordum hep. Bir süre sonra başka bir bankaya geçtim, orada da bir eğitim alıp istediğim bir pozisyonda başladım. 99 yılında ortaokul-lise döneminde cok yakın arkadaşım olan şimdiki eşim ile evlendik ve O’nun işleri dolayısıyla İzmir’e taşındık. Burada bir bankada çalışmaya başladım, 2 sene kadar çalıştıktan sonra aslında bankacılığı hiç sevmediğimi farkettim. Genel müdürlükten sonra İzmir’e geldiğim için mi düşüncelerim değişti bilemiyorum ama o sırada da hamile kaldım zaten ve hemen istifa ettim.

Tam da o dönemlerde ülkede bir ekonomik kriz kendini gösterdi, eşim işsiz kaldı ve İzmir’deki beyaz yakalılar için iş olanaklarının azlığından dolayı İstanbul’a geri dönmek zorunda kaldık. İstanbul’a döndüğümüzde çocuğumu büyütmek isteğimle bir-iki sene kadar çalışmayıp onun yanında kaldım, ardından bambaşka bir alanda, büyük ve global bir elektronik şirketinin (Panasonic) pazarlama bölümünde başladım. 7 sene kadar kaldığım bu şirkette en son pazarlama direktörü idim.

İş hayatına başlarken hayata dair hedeflerin nasıldı?

Hedefler için, lise sonrasını düşünmek lazım öncelikle. Liseden mezun olurken üniversite sınavına giriyorsunuz, BAL çok iyi bir okuldu, bize “en yüksek puan neresiyse orayı hedeflemek” öğretilmişti ve buraları kazanacağımıza çok emindik. Nitekim de öyle oldu. O zaman “Ben ne istiyorum?’ diye düşünmedim açıkçası. En iyi okul neresi, onun en yüksek puanlı bölümü neresi diye düşünerek, Türkiye derecesiyle girdim Boğaziçi Uluslararası İlişkiler bölümüne. Belki çok daha düşük puanlı bir bölümde, mesela sanat tarihi bölümünde çok daha mutlu olacaktım, ama diğer türlü şartlanmıştım. Sonuçta böyle başlayınca iş hayatında da hedefler aynı şekilde gelişti, yapılması gereken şey devamlı adım adım yükselmekti. O zamanki hedefim, olması gerekenin en iyisini gerçekleştirmekti sadece, nasıl mutlu olurum diye düşünmemiştim, onun farkında değildim.

Pazartesilerinde zamanla neler değişti?

Bankacılık için, her gün git-gel aynı işi yap durumu biraz anlamsızlaştı benim için bir yerden sonra. Matematiği çok severim ama devamlı rakamları görmekten hoşlanmadıgımı farkettim. Devamlı müşterilerle görüşüyorduk, toplantılar düzenliyorduk, hareketli geçiyordu ama gün sonunda yaptığım şeyler aynıydı ve rutin içindeydim. X,y,z şirket isimleri farklılaşıyor belki ama yaptıgın iş hep aynı.

Panasonic pazarlama departmanı için ise, ilk başta her şey yine harikaydı, yurtdışı seyahatleri, üst düzey ortamlar, iş yemekleri, bankacılığa göre daha sosyal bir ortam… Orada da İstanbul faktörü etkiledi sanırım bir süre sonra. 7-8 sene çalışıp 40 yaş civarına geldiğimde bir sabah arabayla işe giderken, berbat bir trafiğe girdim, birden “ya ben ne yapıyorum?” diye bir ışık yandı bende. Açıkçası uzun zamandır devamlı kafamda çevirdiğim vs bir şey değildi, herhangi bir şikayet etmeden gidip geliyordum hatta memnun olduğumu düşünüyordum ama o gün sanırım üst üste geldi ve istemediğimi birden farkettim, kontagı kapattım. İş yerine gittim ve istifa etmek istediğimi söyledim. Herkes “Bu pozisyondayken deli misin?” diye tepki gösterdi. Ne yapmak istediğimi henüz bilmiyordum ama o andan sonra burada çalışmak istemediğim konusunda netleşmiştim.

Neler yaptın ilk olarak?

Spor yapmaya döndüm, bizim ailede spor cok önemlidir, ben de basketbol öncelikli olarak, hentbol, futbol oynamıştım üniversitede. Koşmaya başladım belgrat ormanında. İstanbul aslında ne kadar güzel bir şehirmiş diye o zaman anladım. 40 yaşında üniversite yıllarıma geri döndüm resmen. İkinci üniversiteye de başladım ondan sonra zaten. İstanbul Üniversitesi’nde Sosyolojiye başladım. Dans etmeyi hep çok severdim, gittim bir kuruluşa kayıt oldum, haftasonları folklor kursuna başladım. İnsanları ve dünyayı o zaman daha iyi tanımaya başladım diyebilirim. O zamana kadar hep aynı çevredeki insanlarla birlikteymişim aslında. Aynı okul, aynı iş, aynı sosyal çevre vs derken hep aynı döngüymüş. Burada bambaşka insanlarla tanıştım. Koşmaya devam ettim, gülle de atıyorum zaten ben, 40 yaşta 3000mt koşu Türkiye rekoru kırdım , güllede balkan ikincisi oldum; hepsini 40 yaşımda yaşadım , resmen hayatımın ikinci raundu oldu. İstifa ettikten sonra hayata döndüm diyebilirim. 2-3 sene öyle geçti.

İzmir’de harika bir mekanınız var şu an. Hem sanat galerisi hem tavuk-pilavcı. Girişimcilik fikri nasıl gelişti? Raika1875 nasıl ortaya çıktı?

Biz hep resimle çok ilgileniyorduk eşimle. Koleksiyonumuz vardı uzun süredir ve bununla ilgili ne yapsam diye düşünüyordum. Galeri mi açsam, eğitim mi alsam falan derken bu dükkan (Raika) şekillendi. Bu mekan boşaldığında önce buraya bir galeri açalım dedik, ama sonra düşündük, İzmir’de ufak bir galeri ne kadar ilgi çeker, kim gelir… Kendimi düşünüyorum, ben 20-25 yaşında resimle ilgilenirken galerilere gitmek istiyordum ama galerilere girince şöyle bir süzerlerdi, rahat hissetmiyor her insan kendini orada. Bir şey sormaya çekiniyorsun vs… Ben de dedim ki bir yer açayım, o 25 yaşındaki Burcu rahatça, hiç çekinmeden girsin oraya, ezilmeden büzülmeden, ne kadar parası varsa ona göre bir sanat eseri bulabilsin… Ama sadece sanata yönelik bir mekan açarsam yine çekinilebilir; bir cafe konseptinde yapalım da herkes daha da rahat girsin dedim. Cafede neler olsun falan derken, eşim “tavuklu pilav cok seviyorum ya ben, tavuklu pilav olsun” dedi. Bana da çok mantıklı geldi, burası şık bir yer çünkü; bir de eğer bilmem ne soslu bilmem ne sunuyor olsaydık insanlar yine çekinerek girecekti ya da girmeyecekti. Tavuklu pilav biraz daha kendini rahat hissettiği, illa ki annesinin, anneannesinin evde yaptığı, o sıcaklığı hissettiren bir yemek. Raika’nın başlangıcı böyle oldu… Bana şu an ne iş yaptığımı sorduklarında “tavuklu pilavcıyım” diyorum. Sonra buraya geldiklerinde şaşırıyorlar. Ters köşe yapmayı seviyorum. Soranlara esnafım dediğimdeki tepkileri çok hoşuma gidiyor mesela. Bizim her yere “tavuk-pilav-sanat” yazıyoruz, kabullenemeyen insanlar oluyor, “Yanlış yazmışsınız, tavuk pilav kanat” yazacaktınız herhalde” diyenler oluyor.

Çok çok para kazandığımız söylenemez ama çok keyfimiz yerinde. Mülk bizimdi, o sebeple daha rahatız tabi. İşlerin kötü gittiği aylar da kaliteyi koruyabiliyorum en azından. Gelenlerin tekrar gelmeleri, kulaktan kulağa duyup gelmeleri vs bizi bunlar besliyor, motivasyon kaynaklarımız bunlar.

Tedirgin hissettin mi hiç?

Açıkçası eşim de iyi bir pozisyonda çalıştığı için maddi olarak pek hissetmedim, ancak benim tüm çevrem beyaz yakalı çevrede başarılı insanlar, tüm yakın arkadaşlarım kurumsal alanlarda çalışıyor, yükseliyor; çevremde hiç girişimci, kendi işini yapmaya kalkışmış arkadaşlarım yok. Bunun tedirginliği oldu, onlar çalışacak ben yalnız kalacağım gibi… Bir süre sonra onlar kurumsal hayatta yükselmeye devam ettiklerinde, ben oyundan düşmüşüm gibi kısa süreli bir tereddüt yaşadım; ama bunlar çok kısa sürdü. Tekrar üniversiteye, kurslara başlayınca, hayatın bambaşka güzellikleri olduğunu tekrar keşfedince bambaşka bir hal aldı tabi hissiyatım.

Eski pazartesilerine bakınca ne düşünüyorsun?

Kalbim sıkışıyor😊 Ben çalışmayı çok seven bir insanım. Şu an beni geri koysalar aynı kurumsal yöneticilik hayatına, aynı yerden devam ederim; ama devamlı aynı yere git aynı işleri yap hep bir program içinde olmak tarafları bunaltıcı işte. Örneğin şu an ben haftamın 2-3 gününü İstanbul’da, gerisini İzmir’de geçiriyorum; Raika’da en güvendiğim kişi kardeşim var zaten ben yokken. Kendi planımı yapabiliyorum haliyle. Herhangi bir şehre, herhangi bir yere istediğimiz gün istediğimiz saat gidebilmek çok lüks geliyor bana o kurumsal hayattan sonra ve bu çok güzel.

Pazartesilerini değiştirmek isteyenlere söylemek istediklerin var mı?

Ne istediğini tam bilemiyor olsa da herkes, en azından ne istemediğini netleştirebiliyorsa hayatın geri kalanını keşfetmeye çalışmak gerek. Hayatın sadece kurumsal hayattan ibaret olmadıgını farketmeli herkes. Korkmamalı. Korkunca hiç başlayamıyor insan. Kalplerinden geçeni yapmaya uğraşmak çok önemli. Benim maddi rahatlığım olduğu bir dönem bu değişimleri yaptığım için çok ahkam kesmek istemiyorum, ama egolardan sıyrılıp hareket etmeye başlayınca hayat farklılaşıyor diyebilirim. Kalıplaşmış planlardan çıkabilmek gerekiyor.

Babam da çok güzel örnek bize, 77 yaşında ama antrenör eşliğinde koşuyor, balkan dereceleri var şu an koşuda ve daha yeni 4 senelik bir üniversiteye başladı, ders çalışıyor evde şimdi sınavları için… Böyle olmak lazım işte. Geç değil hiçbir şey için. Kendi kendimize yaratıyoruz hep bahaneleri. 90’lı yıllarda ailem burda çok iyi bir konumdayken, kızkardeşim Amerika’da okuyordu ama birden dönmeye karar verdi. Annem babam ona destek olmak için bir anda burdaki her şeylerini satıp Amerika’ya yerleştiler. Burdaki pozisyonlarını, işlerini, her şeylerini bıraktılar, annem orda çocuk bakıcılığı yaptı ek gelir için. Böyle bir aileden gelince benim bu hareketleri yapmam çok daha anormal değil sanırım 😊

 

Give a Reply